Blog Anasayfa | Arama Yap | Resim Yükle | Profilime Bak
Ücretsiz blog | Giriş yap

2010-Mar-11, 04:11

BATININ OYUNLARI BOŞA ÇIKACAK...

 

Anadolu’nun nasıl Müslümanlaştırıldığını bilen Batılıların Türk milletini ayrıştırmaya ve parçalamaya çalıştıklarını söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, “Ne yaparlarsa bu millet Müslüman Türk’tür ve böyle de kalacaktır” diye konuştu.

 

Batının oyunları boşa çıkacak.Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türk milletinin İlah-ı Kelimetullah’a hizmet ettiği için özel bir millet olduğunu ifade ederek, “Türk milletinin bin yıllık davası İlah-ı Kelimetullah’a hizmet etmek olmuştur. Allah Türk milletine şahadeti ve velayeti nasip etmiştir” diye konuştu. Anadolu’yu fetheden ecdadımız kimseyi dininden dönmeye zorlamadığını ifade eden  Prof. Dr. Haydar Baş, “Türklerden önce Anadolu’da bulunan Süryani, Keldani, Ermeni ve Rum gibi topluluklar Türk - İslam medeniyetine hayran kalarak Müslüman olmayı seçmişlerdir” dedi.

Biz de Türk’üz dediler
“Türk milleti olarak Anadolu’ya girdiğimiz zaman dedemiz Alparslan Cuma namazını kılıyor, kefenini giyiyor, besmelesini çekiyor ve savaş meydanına çıkıyor. Ve koskocaman 200 bin kişilik Bizans ordusu mağlup ediliyor. Anadolu kapıları bu şekilde açıldı” diyen Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, şunları söyledi: “Anadolu’da Keldanisi, Süryanisi, Ermenisi ve Rumu vardı. Müslüman Türkler hiç kimseye ‘gelin Müslüman olun’ demedi. Hiç kimseye ‘gelin Türk olun’ demedi. Ama ne oldu biliyor musunuz? Gittiler, kapı kapı dolaştılar. Hasta olanların hekimi oldular, açın karnını doyurdular, sırtı çıplak insanları giydirdiler. Nesi var, nesi yok hiçbir ayrım gözetmeksizin beraber bölüştüler. Bu medeniyete şahit olan Anadolu’da yaşayan Ermenisi, Keldanisi, Süryanisi, Rumu ne demeye başladılar biliyor musunuz? “Allah Allah! Bu Türkler ne güzel millet. Bu milletin örfü, âdeti ve maneviyatı mükemmel” dediler ve “Biz de Türk’üz” demeye başladılar. Ben ilim adamı olarak konuşuyorum, hiçbir zorlama olmadı. Bizim atalarımız, “sakın ha zorlama olarak bunu demeyin size bakmak bizim vazifemiz” dediler. İnanır mısınız yüzde 80–90’ı dinini değiştirip Müslüman oldu ve ben Türkoğlu Türküm dedi.”

Türkiye’nin tek çıkış yolu BTP kadrolarıdır
“Türkiye’nin Bağımsız Türkiye Partisi kadrolarıyla beraber olmaktan başka bir yolu yoktur” diye konuşan Prof. Dr. Baş, “Baktılar ki bu iş böyle olmuyor, savaş meydanlarına ayırdıkları parayı milletlerin içine ajan yerleştirmeye ayırdılar. “Onların içinden dini temsilciler bulalım. Kültürde ilimde bizi konuşan ilim adamları yetiştirelim. Onlar bizim adımıza konuşsun, bizim adımıza siyaset yapsın ve bizim adımıza tez üretsinler” dediler. Şimdi Amerika’nın dediğini Türkiye’de biri söylüyorsa bilin ki bir irtibat mutlaka vardır. Eğer bir gaye bir fikir ve bir ideal birliği etrafında bir araya geliniyorsa paylaşılan müşterek bir değer var demektir. Bunun için Türkiye’nin tek yolu var arkadaşlar. Türk milletinin kendi benliğiyle, birliğiyle ve beraberliğiyle Bağımsız Türkiye kadrolarıyla beraber olmaktan başka bir yolu yoktur” diye konuştu.....TUNALIM...

posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Mar-4, 06:31

NEDEN MİLLİ EKONOMİ?..

Milli Ekonomi Modeli

                                        (((ABD'nin Dolar Tuzağı )))
Yazar Şevki Çobanoğlu
Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'ndan tek süper güç olarak, güçlü bir endüstriyel altyapı ve geniş altın rezervleri ile çıkmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1944'de, ABD'nin öncülüğünde 44 ülkenin katılımıyla Bretton Woods şehrinde bir toplantı yapıldı. Bretton Woods Konferansı'nda yeni bir para sistemi kabul edildi. Sistemin işlemesi için IMF ve Dünya Bankası kuruldu. Yeni bir sabit kur sistemi getiren ABD Hazine Bakanlığı altını dolara sabitlediğini ve doların altın kadar değerli olduğunu açıkladı. Bundan sonra tüm değerli madenler ve petrolün satışı ABD doları ile yapılmaya başlandı. Böylece ABD doları rezerv para, anahtar para oldu. Bugün çatışmaların ana gündem maddeleri: Petrol ve rezerv para olabilmek savaşı…

Dünyada daha önce altına bağlı bir para sistemi vardı. Altına dayalı para sistemi, 'elde ne kadar altın varsa o kadar para basılabilir' esasına dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, 1944 yılında aldığı kararla tedavüldeki dolarını altına bağlı olarak bastığını, doların altın karşılığı basıldığını tek yanlı bir biçimde dünyaya ilân etmesi ile ekonomik ilişkileri olan dünyadaki bütün ülkelere de millî paralarını artık altına göre değil, ABD dolarını bloke ederek ayarlamalarını önerdi. ABD bu kararının ardından karşılıksız olarak dolar basmaya başladı.

ABD ile ekonomik ilişki içinde olan çoğu ülkeler, ABD doları bloke ederek para basma yoluna gittiler. Böylece dünyada altına ayarlı para sistemi, ABD dolarına bağımlı hale geldi. Bu durum ABD'ye bağımlı bütün ülkelerin mali durumlarını bozdu. Dünyada rezerv para haline gelen doları basan ABD, petrole para vermeden petrol faturasını diğer ülkelere ödetir oldu.

1968 yılında Fransa'da De Gaulle, Almanya'da Adenaur bir araya gelip, ABD'nin bu yanlış ve dünyanın mali yapısını bozan para sistemine karşı harekete geçtiler. Fransa ve Almanya hükümetleri, ABD'nin uygulamak istediği parasal politikaların tutarsızlığını göstermek için dolar toplayıp, karşılığında ABD'den altın talep edeceklerdi. ABD altın veremeyince de sistemin tutarsızlığı ortaya çıkacaktı.

Dünya altın rezervlerinin en çok olduğu Rusya'dan ABD'nin altın alamaması için De Gaulle derhal Rusya'ya gitti. De Gaulle daha havaalanında iken, ABD'li bir gazeteci: 'Rusya'dan komünizm mi ithal edeceksiniz? ' sorusunu De Gaulle'e sordu. General De Gaulle: 'Dünyayı bizim sistemimiz ve Rusların sistemi mutlu edemedi. İnsanlık ancak başka bir sistemle mutlu olabilir' dedi. Bu gelişmeler üzerine CIA harekete geçerek, Avrupa komünizmini ortaya attı. Fransa'da 68 kuşağı sokağa düştü. De Gaulle istifa etmek zorunda kaldı. Böylece ABD, Fransa ve Almanya'nın dolara bağlı para politikasını engellemelerine imkân bırakmadı.

1970 yılında ABD'nin dış ticareti açık verince, altın karşılığı dolar alan ülkelerde bir panik oldu. Bu durum 'Acaba elimizdeki doların altın karşılığı var mı? ' sorusunu gündeme getirdi. ABD Başkanı Richard Nixon, 15 Ağustos 1971'de ABD dolarını devalüe ettiklerini açıkladı. Daha sonra ABD dolarının Şubat 1973'deki devalüasyonu ile dolara bağlı para sistem bir çöküş yaşadı.

Bugüne geldiğimizde; ABD, IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile borç verdiği ülkelerin hükümetlerine baskılar yaparak, dolara olan bağımlılığı artırdı. ABD, IMF ve Dünya Bankası kanalları ile dünya ekonomisini çökerttiği gibi, Üçüncü Dünya'nın mazlum milletlerinin el emeklerini, ekonomik varlıklarını karşılıksız olarak bastığı kağıt parçaları ile sömürdü. Misâl vermek gerekirse bugün Türkiye Merkez Bankası'nda 3 Şubat 2006 itibariyle 52 milyar 871 milyon dolar döviz rezervi vardır. IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan Türkiye, 1999 yılı sonu itibariyle 155 milyar dolar borçlu hale geldi. Türkiye'nin borçları sürekli artıyor. Son üç yılda (2003-2004-2005 yılları) toplam borç stoku 216 milyar dolardan 343 milyar dolara çıkmıştır. Türkiye, IMF ve Dünya Bankası'ndan aldığı borç paralar karşılığında milyarlarca dolar faiz ödüyor. Türkiye her yıl yaklaşık 65 katrilyon faiz ödemektedir. Türkiye, IMF'ye en çok faiz ödeyen ülkelerden biridir. IMF yetkilileri, Türkiye'ye sürekli övgüler yağdırmaktadır. 31 Ocak 2006 tarihinde IMF Birinci Baş Yardımcısı Anne Krueger: 'Türkiye mali disiplini uygularken ekonomik büyümenin de sağlanacağının örneği' demiştir.

ABD kurduğu tuzaklarla Üçüncü Dünya milletlerini sömürmeye devam ediyor. ABD dolarını kullanan ülkeler bu kararlarından vazgeçerek, altına dayalı para sistemini uygulamada kararlı olurlarsa, ABD ekonomisi çöker. Çünkü ABD ekonomisinin bugünkü yapısı sömürü temelleri üzerinde duruyor. ABD, dünya ülkelerini karşılığı olmayan doları basarak, değersiz kağıtları mala çevirerek, sömürüyor.

Bugün ABD'yi yönetenler, neo con'lar ve Siyonist Çok Uluslu Şirketlerin yöneticisi evengelist'lerdir. ABD'yi yönetenler, paraya ve basına hükmederek kitleleri manipüle ediyorlar. Bu nedenle ABD'yi yıkacak çelişkiler kendi içinde vardır.

ABD gün geçtikçe sömürü temelleri üzerinde duran ekonomisinin çökeceği konusunda bir korkuya düşmüştür. ABD'yi korkutan bugünkü nedenlerin başında petrolün avro ile satışının yapılmasıdır. Yani ABD petro-avro tercihinden korkmaktadır. Bunun için İslâm Dünyası'na yönelik gerek ekonomik gerek askeri, gerekse kültürel ve dini bir saldırıya geçmiştir. Afganistan ve Irak işgalleri bu korkunun sonucudur. Bugün İran ve Suriye'ye karşı girişilen harekât ABD'nin çöküşünü daha çok hızlandıracaktır. İslâm Ülkeleri'nde, ABD ve Batılı şirketlerle yapılan şirket evlilikleri sonucunda, bu şirketler yabancıların eline geçmektedir. Bu şirket evliliğini yapan iş adamları, zamanla dışlandıklarında, bizden daha fazla ABD düşmanı olacaklardır. Çünkü ABD'nin sömürüye dayalı tuzakları sinsiliklerle doludur.

2005 yılında, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın açıklamaları ile Tahran yönetimi merkez bankasında bulunan döviz rezervlerinin tamamını avro'ya çevirme kararı aldı. Ayrıca bundan böyle petrol ihracatını da avro ile yapabileceğini dünyaya duyurdu. Başka ülkelerde bu konuda kafa yoruyor. ABD, dolar- avro tartışmasını bastırmak için İran'a karşı nükleer tehdit uydurmacalarıyla saldırı başlatmıştır. İran'ın dik ve sert duruşu karşısında, şaşkına dönmüştür.

ABD bu çılgınlığını artırmıştır. ABD, İran'ın cesur tavrı sonucu, dünyada dolardan olabilecek kaçışın önüne geçebilmek için başta Avrupa ülkeleri olmak üzere basındaki adamlarını kullanarak, harekete geçmiştir. ABD'nin bu çılgın ve çirkin plânı kendini hemen göstermiştir. CIA ajanları derhal devreye girmiştir. Danimarka'daki küstah Jyllands Posten gazetesi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) 'e karikatürle çirkin hakaretlerde bulunmuştur. Bu çirkin karikatürlerin Norveç, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Amerika medyasında da yayınlanması, Batı'nın iğrenç yüzünü bir defa daha açık bir biçimde göstermiştir. Avrupa'daki karikatür küstahlığı CIA ajanları tarafından gündeme getirilmiştir. ABD, petro-avro tercihini engellemek için karikatür küstahlığını ortaya atarken, Avrupa Ülkeleri ile İslâm Dünyası arasında gerginlik meydana getirmiş olup, böylece haçlı zihniyetinin gizli niyetleri de dışa vurmuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 'e yapılan bu çirkin hakaretleri telin ediyoruz. Bunu yapanlara birgün dersleri elbette verilir. Bu caniler bunun bedelini ödeyeceklerdir. Allah her şeye hâkimdir. Müslümanlar çok duyarlıdır. Bu böyle biline… ABD ve haçlı sürüsü ülkelerin ürünlerini şuurlu Müslümanlar almama ve kullanmama yönünde tepki gösterdiler. Bununla beraber İslâm Ülkeleri'nde bulunan yerli işbirlikçisi firmalarında Müslümanlar tarafından boykot edilmesi gündemdedir.

ABD, İran'a karşı saldırı hazırlığındadır. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ABD Başkanı Bush'un saldırganlığına karşılık olarak, 2 Şubat 2006'da şunları söylemiştir: 'Siz kendi ülkenizde bile iğrenç sayılıyorsunuz. ABD'ye ölüm artık bütün dünyanın sloganıdır.'

ABD, çirkin plânları ve saldırgan tutumu ile Hıristiyan-Müslüman çatışması çıkartmaya çalışıyor. Aslında bunu yaparken kendi sonunu da hazırlıyor. 'Uyuyan bir aslan olan İslâm Dünyası'nın uyanması ile zaten çökmekte olan ABD hem ekonomik hem de siyasi yönden daha çok çökecektir. Çünkü o zaman Müslümanlar siyasi ve ekonomik kararlarını etki altında kalmadan vereceklerdir. O zaman millî paralar dolara karşı değil, altına karşı basılacak ve tedavüle çıkacaktır. ABD'ye olan bağımlılık ortadan kalkacaktır. İslâm ekonomisinde de para altın karşılında basılır ve tedavüle çıkarılır.

ABD'ye karşı tepkiler giderek artmaktadır. Bir petrol üreticisi ülke olan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, 4 Şubat 2006 tarihinde, Washington yönetiminin zayıflamakta olduğunu belirterek, şunları söylemiştir: 'Kaygı duymakta haklılar, çünkü burada neler olduğunu biliyorlar. Onlar sonsuza kadar ABD imparatorluğunu her anlamda muhafaza etmeye çalışacak, biz de o imparatorluğu parçalamak için mümkün olan her şeyi yapacağız.'

ABD, Irak'ı işgal edince bir HonKong, Çin ve Dubai gibi ticaret merkezleri yaparak ucuz iş gücü ile ucuz mal toplayıp, çok para kazanma hayalleri kurmaktadır. BP tarafından hazırlanan dünya enerji raporuna göre Irak 115 milyar varillik petrol rezervleri ile dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip üçüncü ülkesidir. Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkelerden Suudi Arabistan birinci sırada yer alırken, İran ikinci sırada yer almaktadır. Kovboy Amerika ve Siyonistler, para ve haber ağlarını devamlı kontrol altında tutacaklarını sanmaktadırlar. Ama boşunadır.

Petro-avro tercihinde AB ülkeleri ile de karşı karşıya olan Amerika, dolar ve avro savaşının petrol ayağında şimdilik avantajlı gibi görünüyor. Büyük problemlerle boğuşan ABD ekonomisi, askeri saldırganlığı ile problemlerini gizliyor. Çöküş sinyalleri veren Amerika, ne kadar çılgınlık yapsa da, yaptıklarının bedelini mutlaka ödeyecektir. Milletleri dolar tuzağına düşüren ABD çöküyor. Üçüncü Dünya'nın mazlum milletleri ne kadar cesur ve kararlı adımlar atarlarsa, ABD, o kadar çabuk çökecektir. ABD, Müslümanlara ve mazlum milletlere karşı kurduğu tuzağa kendi düşmektedir.


(((Derin-merkez “ulus-devlet”leri nasıl çökertiyor? )))

Borç alan, emir alır.
IMF programlarının başlatıldığı ülkelerde hükümetlerin istediğimiz adımları atmaları yapacağımız yardım programından önce gelmeli. Önce reform, sonra para!
ABD Hazine Bakanı Paul O’Neill

Küreselleşmeci Batı ulus-devlete karşıdır, onu yıkılacak ilk hedef olarak görür. Çünkü neoliberal politikalara karşı direnci, ancak ulus-devletler gösterebilir. Bu sebeple Derin-Merkez ulus-devleti etkisizleştirmek, bu devletleri ulusallık niteliklerinden soyutlayarak, küreselleşme süreciyle uyumlu bir kalıba sokmak ister. Peki, nasıl yapıyor bunu? ulus-devletleri üç taraftan baskı altına alıp yeniden biçimlendirme yoluyla: Ulusüstüleştirme, bölgeselleştirme ve yerelleştirme…

Okumakta olduğunuz yazıda, “ulusüstüleştirme”nin nasıl yapıldığına dair bazı somut bilgiler vermeyi deneyeceğim. Yararlandığım başlıca kaynak Michel Chossudovsky’nin “Yoksulluğun Küreselleşmesi: IMF ve Dünya Bankası Reformlarının İçyüzü” [Çeviren: Neşenur Domaniç, Çiviyazıları, İst., 1999, ss.53-64] adlı ünlü yapıtıdır.

1800’lerin sonları… Dünya üzerinde bir avuç zengin, daha sonraki yüzyılda dünyaya yön verecek olan bir devletin, Amerika Birleşik Devletleri’nin varlıklarının yarısından fazlasına ve dünya petrolüne sahip duruma geliyor. Bu bir avuç kapitalist, 1900’lerin hemen başlarında birtakım vakıflar ve örgütler kurmaya başlıyor. Neden acaba? Kendilerini, niyetlerini ve faaliyetlerini bu vakıf ve örgütlerin ardına gizlemek için! Dünyayı şekillendirmeye yönelik bir “mimarlık” gerçeğinin kanıtları olarak işte bu kuruluşlar: Federal Reserv (1913) , Dış İlişkiler Konseyi (CFR, 1921) Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve IMF (1944 - 1945) , Bilderberg organizasyonu (1954) , Trilateral Komisyon (Üçlü Komisyon, 1973) , Dünya Ticaret Örgütü (1995) . Dikkat! Aralarında Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu da var!

Ulusüstüleştirme “ulus devletin -örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin- ekonomik ve mâli alandaki yetkilerini giderek ulusüstü kurumlara devretme süreci” şeklinde tanımlanabilir. Söz konusu dayatmalar, esas itibariyle IMF ve Dünya Bankası’nın “destek” programları içinde yer almaktadır. Yazımda önce bu dayatmaların mahiyetini ortaya koyacak, ardından ulus-devletin yetkilerinin nasıl budandığını göstermeye çalışacak, “yapısal reform” aracı olarak kullanılan devalüasyon üzerinde duracağım.

I) Önce borçlandırma...

A) Ulus-devleti ulus devlet yapan yetkilerin devri bağımsız ülke uluslararası finans kuruluşlarının (Bretton Woods kuruluşlarının) vesayeti altına sokularak sağlanır. Peki, nasıl? Yanıtı çok basit: Önce o ülke -”dahilî bedhahlar”ın sağladığı iç destekle- borçlanmaya itilir. Sonra şunlar yapılır:

-Ülke ile bir kredi anlaşması imzalanır.

-Bu anlaşmaya “kredi alma koşulları” eklenir.

-Bu koşullar vasıtasıyla ilgili ülke, ulusal iktisat politikalarını Bretton Woods kuruluşlarının (IMF ve Dünya Bankası’nın) çıkarları ve talepleri doğrultusunda değiştirmeye zorlanır.

İlk hedef ulus-devleti bir borç sarmalı içine sokmaktır. Tabii, borç yükü zamanla artar. Süreç içinde, yeniden takvimlendirme, yeniden yapılandırma, borç değiştirme gibi işlemlere başvurulur. Ancak bunlar ülkenin durumunu değiştirmez, hattâ daha kötüye götürür. Ülke döviz gelirlerinin gittikçe daha büyük bir bölümünü borç servisine ayırır. Zamanla reel borç servisi akımı, yeni sermaye girişini aşmaya başlar. Bu değişim; ülkenin artık zengin ülkeler lehine bir net sermaye ihracatçısı konumuna gelmiş olduğunu gösterir.

B) Ulus-devlet bir yandan bir borç sarmalına sürüklenirken, öbür yandan da bir “borç yönetimi” düzeni şekillenmeye başlar, yani bir tür “finans mühendisliği” söz konusudur. Oluşturulan borç yönetiminin tek bir işlevi vardır: O ülkenin, mali yükümlülüklerini kanıksaması ve bu yeni konumuna sürekli olarak katlanır hale getirilmesi.

Finans mühendisliği çerçevesinde ihtiyaca göre değişik işlemlere başvurulur: Borç geri ödeme takvimi özenle yeniden belirlenir. Faizlerin mutlaka düzenli olarak ödenmesi sağlanır. Buna karşılık anapara geri ödemeleri ertelenebilir. Borçlar takas edilebilir. İflas noktasına gelmiş ülkeye, borçlarını ödeyemez noktaya gelmesini önlemek için “yeni borçlar” verilir.

Ancak dikkat! Bütün bunları, yani “borç geri ödeme takviminin yeniden belirlenmesi”ni bir şartla kabul ederler: Ulus-devlet hükümetinin, yapılacak yeni borçlanma anlaşmasına eklenen koşulları, yani “uygulanacak politikalara ilişkin koşullar”ı kabul etmesi şartıyla! ... Bu kabulün iki anlamı vardır:

-Ulus devlete, borç servisi ilişkisinin meşruiyeti zorla kabul ettirilmiştir.

-Borçlu ülkenin bağımsız ve ulusal bir ekonomi politikası uygulaması önlenmiş olur.

Böylece ulus-devlet, iki yönden darbe yemiş olur:

-Ulus devletin başlıca özelliği olan bağımsızlık niteliği biraz daha zedelenmiştir.

- Ulus devlet ekonomik alandaki yetkilerinin bir kısmını daha, Derin-Merkez’in emrinde olan ulus-üstü bir kuruma devretmiştir.

II) Kredi alma koşulları

A) Dünya Bankası’nın (DB) kredi anlaşmaları da çok katı “kredi alma koşulları” içerir. Banka borç isteyen ülke hükümetine parayı ancak iki şartla verir:

-Hükümetin “yapısal uyum reformları”nı kabul etmesi,

-Bu “reformlar”ın hayata geçirilmesi için konan sürelere kesinlikle uyması.

“Yapısal uyum reformları” borçlu ulus-devlet ekonomisine, “Derin Merkez”in istediği şekli veren, dolayısiyle onu “ulus-devlet” olmaktan çıkaran neoliberal politika değişiklikleridir.

Yapısal uyum programı çerçevesinde IMF reçetelerinin benimsenmesinin çok önemli bir yönü daha vardır: IMF’nin bir yerlere yeşil ışık yakması! ... Bu yerleri tahmin etmek zor değil: Elbette Paris ve Londra klüpleri, yabancı yatırımcılar, ticarî bankalar ve diğer uluslararası kredi kuruluşlarıdır bunlar.

Ya ilgili ülke IMF’nin dayattığı politika önlemlerini kabul etmekten kaçınırsa? O zaman o ülke mâlî sıkıntılarının giderilmesi konusunda çok ciddî zorluklarla karşı karşıya kalacak demektir. Meselâ “borçları geri ödeme takvimi”nde bir değişiklik yapılmayacaktır. Yeni kredi ya da dış yardım alamayacaktır. Hattâ kısa vadeli krediler bile bloke edilecektir. O ülke yalnız bırakılacak, daha da zor koşullara terk edilecektir. Kısacası, yaptığına pişman edilecektir.

B) Toparlarsak, âcil kredi anlaşmalarına özel amaçlı “kredi alma koşulları” eklenmektedir. Bu anlaşmalar borçlu ülkenin “uygulayacağı politikalar”a dayandırılır.

Derin-Merkez kuruluşları (IMF ve DB) bir ülkeye kara gözü ve kaşı için kredi açmaz. Bu kredilerin bir bedeli, değerli bir karşılığı vardır: Borçlanan ülkenin, ekonomik bağımsızlığından bir parça daha vazgeçmesi! ... Oysa bağımsızlık ulus-devletin olmazsa olmaz bir niteliğidir.Böylece her yeni kredi anlaşmasıyla ulus-devletin bağımsızlık niteliğinin bir parçası daha yok edilmiş olur. Daha somut bir ifadeyle “krediler kapsamlı bir makroekonomik istikrar programı ve yapısal uyum reformunun benimsenmesi karşılığında” verilir. Anlaşma herhangi bir yatırım, bir kalkınma programı ile ilgili değildir. Krediler tek bir hedefe yöneliktir: Borçlu ülkeye dayatılan politika değişikliklerinin desteklenmesi! ...

Söz konusu politika değişiklikleri Korkunç İkizler (IMF ve DB) tarafından sıkı bir şekilde gözetim altında tutulur ve sürekli değerlendirilir. Eğer ilgili ülkenin hükümeti anlaşma koşullarına uymazsa, ödemeler derhal durdurulur. Ülke, uluslararası kreditörlerin kara listesine alınır.

Alınan fonların hiçbir bölümü yatırımlara yönlendirilmediği için, kredi anlaşmalarının mahiyeti reel ekonominin lehine değildir; başkalarının, Derin-Merkez’in ve Merkez Ülkelerin lehinedir. Uyum kredileri, kaynakları ulusal ekonomiden uzaklaştırır. Ülkeyi zengin ülkelerden ithalat yapmaya yönlendirir. Somut bir örnek verirsek, tarımın uyumunu desteklemek amacıyla verilen borç para, tarımsal kalkınma projelerine yatırılmaz. Buna karşılık söz konusu kredilerle dayanıklı tüketim malları ve lüks mallar ithalatı serbest bir şekilde yapılabilir. Böyle bir sürecin sonunda doğal olarak yerel ekonominin durgunluğa girmesi, ödemeler bilançosu dengesizliğinin ve borç yükünün artması kaçınılmazdır.

Oysa ulus-devlet başlıca hedefi “ülkenin sanayileşmesi ve halkın refahının artması” olan devlettir. IMF uygulamasının, ulus-devleti nasıl işlevsizleştirdiği burada da açıkça görülüyor.

III) Yetkileri tırpanlama araçları

Ulus-devlete ait yetkilerin tırpanlanmasının somut araçları; Niyet Mektubu,”Politika Çerçevesi Metni”, “IV. Madde Konsültasyonları” ve “Kamu Harcamalarının Gözden Geçirilmesi”dir.

A) Kredi görüşmeleri yapılmadan önce, ciddî reformlar talep edilir. “Reform”dan kastedilen, Derin-Merkez’in, borçlanan ulus-devletten talep ettiği politika değişiklikleridir. IMF ulus-devlet hükümetinden şunu kanıtlamasını ister: Kendisini IMF’nin istediği ekonomik reformu yapmaya ciddî bir şekilde adamış olmak… Bu kanıtlama IMF’ye verilen, “Niyet Mektubu” adlı bir belge ile yapılır. Hükümet bu belgede “makroekonomik politikalar ve borç yönetimi konusundaki temel yönelimleri”ni açıklar. Bu açıklama, ülkenin “IMF’nin ekonomiye ilişkin emirlerini yerine getirmeye hazır olduğu”nun teknik ifadesinden başka bir şey değildir.

Kredi bir kez verilince, uygulanan politikalar konusundaki performans Washington kurumları tarafından her üç ayda bir ve sıkı bir şekilde takip edilir.IMF ödemeleri toptan değil, dilimler halinde yapar. Eğer yapılan “reformlar” doğru yolda -yani IMF’nin istediği şekilde- değilse, ödemeler hemen durdurulur. Ülke ânında kara listeye alınır. IMF bu yola ilgili ülkenin “borç servisi yükümlülüklerinin gerisine düşmesi durumu”nda da başvurur. Artık borçlu ülke “ticaret ve sermaye akımları alanında misilleme” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

B) Birçok borçlu ülke hükümeti, Washington merkezli kurumlarla (IMF ve DB ile) yaptıkları anlaşmalar çerçevesinde, önceliklerini “Politika Çerçevesi Metni” adlı bir belgede özetlemek zorunda bırakılır. Bu belgenin metni IMF ve Dünya Bankası’nın yakın gözetimi altında ve bir standart forma göre kaleme alınır. İki örgüt, uygulanacak politikalarla ilgili olarak net bir iş bölümü yapmışlardır:

-IMF döviz kuru ve bütçe açığıyla ilgili müdahalelerde bulunur.

-Dünya Bankası reform sürecine müdahale eder. Bunu borçlanan ülke düzeyindeki temsilciliği ve çok sayıdaki teknik kurulu aracılığıyla yapar.

C) IMF bir ülkenin ekonomik performansını “IV. Madde Konsültasyonları” çerçevesinde yıllık olarak takip eder. İlgili ülkenin ekonomisini düzenli olarak inceler. Bu inceleme borçlu ülkenin ekonomik politikaları konusundaki “IMF gözetim faaliyetleri”nin temelini oluşturur.

D) Buna karşılık Dünya Bankası, borçlu ülkede pek çok bakanlıkta temsil edilir. O bakanlıkların, örneğin sağlık, eğitim, sanayi, tarım, ulaştırma, çevre,… reformları, Banka’nın denetimi altındadır. Dünya Bankası 1980’lerin sonlarından beri, “Kamu Harcamalarının Gözden Geçirilmesi” aracılığıyla, borçlu ülkedeki şu faaliyetleri de kendi denetimine almış bulunmaktadır:

-Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi,

-Kamu yatırımlarının yapısı,

-Kamu harcamalarının bileşimi.

Neden özelleştirme? Neden kamu harcamaları? Çünkü Derin-Merkez, devleti, ulus-devleti hedef alıyor. Onu ekonomiden sürüp çıkarmak istiyor. Ulus devleti, kendi halkının hizmetinde görmek istemiyor.

IV) “Yapısal reform”un araçları: Devalüasyon

Dikkat edilirse uluslararası finans kurumlarının dayattığı iktisat politikası önlemlerinde “yapısal uyum” kavramı ön planda yer almaktadır. Yapısal uyum ise iki ayrı evre halinde düşünülür:

-Kısa dönemli makroekonomik istikrar önlemleri (devalüasyon, fiyatların serbest bırakılması ve bütçe disiplini) ,

-Bir dizi köklü, gerekli görülen yapısal reform.

IMF-Dünya Bankası ikilisinin istikrar önlemleri iki açığı hedef alır: Bütçe açığı ile ödemeler bilançosu açığı. Dünya Bankası’na göre “makroekonomik politikanın “doğru yol”a sokulması bunlar üzerine gidilerek sağlanır. Şöyle ki bütçe açığı küçültülürse, enflasyon kontrol altına alınır; ardından ödemeler dengesi sorununun önüne geçilir. Gerçekçi bir döviz kuru, dış rekabet gücünü artırır.

Makroekonomik “reform”ların en önde gelen aracı, döviz kurudur. Devalüasyon kararları konusunda IMF kritik bir rol oynar. Döviz kuru reel ücretleri ve üreticilere ödenen reel fiyatları belirler.

IMF her zaman, ulusal paranın “aşırı değerli” olduğunu ileri sürer. O sebeple devalüasyon hep talep eder. Bu koşulunu genellikle “yapısal uyum kredisi görüşmeleri”nden önce iletir. IMF-Dünya Bankası ikizlerinin “gizli gündemi”nin ilk hedeflerinden biri budur, yani ulusal paranın istikrarsızlaştırılmasıdır.

IMF, anlaşma’nın VIII. maddesi çerçevesinde, birden fazla döviz kuru uygulamasını ve döviz kontrolünü de yasaklamıştır.

IMF kaynaklı devalüasyonun toplusal etkisi, âni ve yıkıcıdır. En zorunlu malların fiyatları bir gün içinde artar: Gıda maddeleri, ilaçlar, akaryakıt, en hayatî kamu hizmetleri gibi… Devalüasyon enflasyonu ve fiyat “dolarizasyon”unu tetikler. IMF, hükümeti bir “anti-enflasyonist program” uygulamaya zorlar. Ancak bu programın, enflasyonun gerçek sebepleriyle ilgisi sınırlıdır. Program, bütünüyle “talebin daraltılması”na dayanır. Talebin daraltılması ise şunları gerektirir:

-Kamu çalışanlarının işten çıkarılması,

-Sosyal hizmetlerde büyük kesintiler yapılması,

-Ücretlerle enflasyon arasındaki bağın koparılması.

Sonuçta, devlet gelirlerinin büyük bir bölümü borç servisine yönlendirilir. IMF’nin baştan beri istediği de bu değil midir? O aslında görevini yapmaktadır. Çünkü o Derin-Merkez’in çıkarlarının bekçisi ve savunucusudur.

Devalüasyon yurt içi fiyatların, dünya piyasasında geçerli düzeye gelecek şekilde “yeniden ayarlanması”na yol açar. Bu “dolarizasyon” süreci, yurt içinde ani fiyat artışlarını tetikler. Bunun üzerine IMF “enflasyonist baskılarla mücadele” bahanesiyle, para arzına katı sınırlamalar getirir. Para arzı dondurulunca şu sonuçlarla karşılaşılır:

-Hükümetin reel harcamaları kısması,

-Reel ücretlerin düşmesi,

-Kamu çalışanlarının işten atılması.

Ülkede reel gelirler düşünce, bunun telafisi için nominal ücretlerin yükseltilmesi yönünde toplumsal bir baskı oluşur. Ancak IMF reel gelirlerin enflasyona bağlanmasına izin vermez. Çünkü yapılan anlaşma böyledir. IMF bu çerçevede şunları talep eder:

-Emek piyasasının serbestleştirilmesi,

-Toplu sözleşmelerdeki ücret ayarlamasını öngören maddelerin iptali,

-Asgarî ücretin tedricen kaldırılması.

Burada da IMF “sosyal devleti hedef almaktadır. Sosyal adalet ise ulus-devletin temel hedeflerindendir.

Sonuç

Derin-Merkez; Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar merkezi olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedar ve büyük bankerler grubudur”.

Ulus-devlet “kendi halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, temel hedefleri ulusun çağdaşlaşması, ülkenin sanayileşmesi ve gelişmesi, sosyal adaleti gerçekleştirmek olan, ulusal varlığa ve benliğe sahip çıkan devlet”tir.

Derin-Merkez’in emrinde olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, ulusüstüleştirme yoluyla, yani yukarda örneklerini verdiğim yollarla ulus devleti ulus devlet yapan özellikleri birer birer ortadan kaldırıyor.

Çünkü IMF ve Dünya Bankası ulus-devletin bağımsız ve ulusal bir ekonomi politikası uygulamasını önler. Ekonomik ve mâli alandaki yetkilerini elinden alır. Parasına müdahale eder, oysa para devlet olmanın en başta gelen koşuludur. Borçlanan ülkenin sanayileşmesini, ekonomik gelişmesini engeller. Ülkenin yönetimine ortak olur. Ekonomik bağımsızlığını yok eder. Ulus-devlet halkını öyle bir yoksulluk ve sefalet içine iter ki giderek kendi öz devletinden soğutur. Böylece Ulus-Devlet, ulus devlet olmaktan çıkar ve o da Derin-Merkez’in, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin çıkarlarının emrine girer.

Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti de hayli zamandır böyle bir yol üzerindedir.

“Uygar” dünya; devletleri artık işgalle, topla, tüfekle çökertmiyor.

Yurtsever sivil ve asker aydınlarımıza duyurulur.

Prof.Dr. Cihan Dura
SON SÖZ:
Dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik kriz var ve bunu yıllar öncesinden uyaran bir lider var Şuan ABD bile çaresizlik içinde kıvranırken Koskaca Dünyada Sadece Bir İNSAN evet evet BİR İNSAN. 'BEN BU İŞİN KİTABINI YAZDIM SADECE TÜRKİYEYİ DEĞİL DÜNYAYIDA BU ÇİLEDEN KURTARIRIM ' Diyor ve Bunu Sadece Bir iddiada Bırakmayıp Alanında uzman YÜZLERCE PROFÖSÖRÜN ÖNÜNE KOYUP Hepsinin TAKDİR ve ÖVGÜLERİNE MASHAR Oluyor. BUNCA GERÇEK VARKEN SİZ HALA NEYİ TARTIŞIYORSUNUZ...
BAŞKA BİR ÇARESİ OLAN BU İŞİN MATEMATİĞİNİ FORMÜLÜNÜ BİLEN BİRİNİ BİLİYORSANIZ SÖYLEYİN ONUN PEŞİNDEN GİDELİM HODRİ MEYDAN.
YOK HAYDAR BAŞ SİYASETE YAKIŞMIYORMUŞ TA YOK EFENDİM SAHTE PROF. MUŞTA... VS... VS... BU YAKIŞTIRMALAR İFTİRALAR BELGELERLE ÇÜRÜYELİ YILLAR OLUYOR SİZ HALA ORALARDAMISINIZ GÖZÜNÜZÜ AÇIN ARTIK ÖNÜNÜZDE KOSKOCA BİR GERÇEK DURUYOR BUNU DÜNYA GÖRDÜ AMA MAALESEF HALA ÜLKEMİZDE GÖREMEYEN YADA BİRYERLERE HİZMET ETTİĞİ İÇİN GÖRMEK İSTEMEYENLER VAR
GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ KENDİNİZE GELİN
BU GEMİ BATARSA HEPİMİZ BOĞULURUZ...TUNALIM...

posted by gencturk in: | (1) Comments | email this post
2010-Mar-4, 06:19

BAŞ: BUNLAR NE KORKUNÇ İFTİRA !

 

BAŞ: BUNLAR NE KORKUNÇ İFTİRA !

BTP Lideri Prof. Dr. Haydar Baş, hakkında bazı gazete ve internet sitelerinde yer alan iftiralara ‘net ve sert’ cevap vererek, “Ben bir asker bile tanımam. Bir tane asker arkadaşım, dostum yok. Bunlar ne korkunç iftira !” dedi.


Ergenekon soruşturması kapsamında bazı basın – yayın organlarınca hakkında ısrarla ortaya atılan iddialara cevap veren Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Çekemiyorlar, hasetleri var, nefretleri var. Meyvesi olan ağaç taşlanır” dedi.


Ortaya koydukları fikirlerinin Türkiye’nin sınırlarını çoktan aştığını söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, “bir grup insanın veya ideolojik bir takımın bizim düşüncelerimizden bir kısmını seslendirmesi hiçbir zaman bizi ilzam edemez ve bizi de temsil edemez” dedi


Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Ergenekon soruşturması kapsamında bazı basın – yayın organlarının hakkında ortaya atılan iddialar konusunda Yeni Mesaj’a çarpıcı bir röportaj verdi. BTP Genel Başkanı 2005 yılında yaptığı bir konuşmanın bir benzerinin 2003 yılında hazırlandığı iddia edilen Balyoz Darbe Planı’nda geçtiği iddialarına cevap veren Prof. Dr. Haydar Baş, siyasete girdiği günden bu yana bu tip iftiralara uğradığını söyledi. Şimdiye kadar 7 uluslar arası kongreye konu olmuş Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet – Milli Devlet tezleriyle ortaya konulan fikirlerinin Türkiye’nin sınırlarını çoktan aştığını söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, “bir grup insanın veya ideolojik bir takımın bizim düşüncelerimizden bir kısmını seslendirmesi hiçbir zaman bizi ilzam edemez ve bizi de temsil edemez” dedi.

“Biz çok farklı bir oluşuz. Bizim adımız Bağımsız Türkiye Partisi” diye konuşmasını sürdüren Prof. Dr. Haydar Baş, niçin karalanmak istendiği sorusuna şu cevabı verdi: “Meyveli ağacı taşlarlar değil mi? Adamlar kuru kütük bunlara kim taş atacak? Hiçbir şey olmaz onlardan. Onların işi gücü salya akıtıp etrafı berbat etmek, bulaştırmaktır. İzah edebildim mi? Çekemiyorlar, hasetleri var, nefretleri var.” “Biz eğer iktidar olursak bu gaflet içinde yaşayan insanları da, bizi öldürmeye gelenleri de dirilteceğiz” diye konuşan Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Hiç merak etmeyin. Bunları da ben adam edeceğim yanlış anlamayın. Şimdi okyanus gibi müsamahası olan bir insanı akrep gibi o tıynette olanların sokması normaldir. Ama it ürür, kervan yürür. Bunda kuşkunuz olmasın. Bu vatan bizimdir, bu memleket bizimdir, bu millet bizimdir, bu devlet bizimdir. Buna sonuna kadar savunacağız. Nereye kadar? Ölene kadar sahip çıkmaya mecburuz. Biz bunu yapıyoruz, bu görevimizi yapıyoruz” diye konuştu. İşte Prof. Dr. Haydar Baş’ın Yeni Mesaj’ın sorularına verdiği cevaplar:


“Bir grup insanın veya ideolojik bir takımın bizim düşüncelerimizden bir kısmını seslendirmesi hiçbir zaman bizi ilzam edemez ve bizi de temsil edemez”

Yeni Mesaj: Muhterem hocam Ergenekon soruşturması kapsamında bazı basın – yayın organları ısrarla bir süredir sizin adınızı gündem etmeye çalışıyor. Son olarak da yine bazı gazetelerde ve bunların internet sitelerinde özellikle “Balyoz Darbe Planı İddiası” ile ilgili olarak sizin hakkınızda bazı iddialar ortaya atılmış durumda. Olayın özünde sizin 2005 yılında yaptığınız bir konuşmanın aynısı veya bir benzerinin 2003 yılında hazırlandığı iddia edilen bu darbe planında aynen geçmesi öne sürülüyor. Bu iki metin arasındaki benzerliği ve bunun basında yer almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Haydar Baş: Şimdi efendim bu tip iftiralara, fitnelere, dedikodulara siyaset meydanına girdiğim günden bu tarafa muhatap oluyor ve karşılaşıyorum. Bunlar o kadar haddi aşmışlar ki Allah bunları ıslah etsin diyelim. Şöyle ki; biz Ergenekoncular kimdir, nedir, neyin nesidir hiçbir ferdini tanımamamıza rağmen Çağlayan’da bir miting yapıyoruz, sanki bunu Ergenekon tayfası, grubu organize etmiş, biz de gitmişiz bunlara destek vermişiz. Kerinçsiz denilen bir avukatın programında katkıda bulunmuşuz. İddianın özü bu. Ben burada bir noktayı ısrarla vurgulayacağım. 2002 seçimlerinde bizim Sabri Bey’in çocuğu Bağımsız Türkiye Partisi afişleri asarken bıçaklanıyor. Bu masum genci bıçaklayanların avukatı Sayın Kerinçsiz oluyor. Yani rakip adamın, bizim arkadaşımızı bıçaklayan adamın avukatlığını yapanın programında Haydar Hoca gidecek ona katkıda bulunacak. Bu hangi aklın hangi mantığın ürünüdür ben bunu anlamış değilim.

Fikirlerimizin seslendirilmesi bizi ilzam edemez
Kaldı ki bizim fikirlerimiz, bizim düşüncelerimiz elhamdülillah Türkiye sınırlarını da aşmış vaziyettedir. Şunun bunun bunu alması bizi ilgilendirmez. Nasıl Türkiye’de çeşitli kurumlar kuruluşlar hatta siyasi partiler görüşlerimizi alıp kendilerine mal edip, deklere ediyorlarsa ve biz bunlara nasıl mani olamıyorsak başkaları da bizim fikirlerimizi alarak deklere etmesine mani olmamıza asla imkân ve ihtimal yoktur. Burada özetle diyeceğim bir grup insanın veya ideolojik bir takımın bizim düşüncelerimizden bir kısmını seslendirmesi hiçbir zaman bizi ilzam edemez ve bizi de temsil edemez. Biz çok farklı bir oluşuz. Bizim adımız “Bağımsız Türkiye Partisi.” Türkiye’nin bağımsızlığını, milletin ve devletin bağımsızlığını gündeme getiren ve mutlak surette böyle bir olgunun oluşması için hareket tarzını belirleyen bir partiyiz. Şimdi bu partinin genel başkanını ilzam ederek bir noktaya çekmek istiyorlar. ‘Yok, sen balyoz harekâtının bilmem 2003 senesinde merkezinde bulundun, onlara fikir verdin’ iftirasında bulunuyorlar. Tövbe Billâh! Yahu ben bir asker tanımam. Bir tane adamım yok. Bir arkadaşım yok. Bir dostum yok. Bu ne korkunç iftira! Bu ne korkunç bir dedikodu ve fitne! Neden savcılık bunların üzerine gidip de tek tek bunları tespit etmiyor. Sadece az evvel bahsettiğim miting münasebeti ile savcılık bunların her birine en az birer yıl hapis talep etmesi lazım. Bu kadar korkunç iftira olabilir mi? Ben program yapacağım Kerinçsiz’in yaptığı programa bu katkı olacak veya onun programına ben katkıda bulunacağım. Bu kadar terbiyesizlik olur mu?

“Ergenekoncular kimdir, nedir, neyin nesidir hiçbir ferdini
tanımayız”

Balyoz’la Ergenekon’la hiçbir alakamız yok
İkinci iddia ise Balyoz Darbe iddiası. İddialara göre 2003 yılında bir askeri harekât organize edilmiş ve bunlar benim fikirlerimi merkeze esas almışlar cami bombalayacaklarmış. Elhamdülillah ben yüzlerce caminin yapılmasında destek oldum. Kendim bizzat bir cami inşa ettim. Ayrıca 40. Piyade Alayında askerlik yaparken en az eğitim sahalarında 20 tane mescidi askerler ve askeriye bize açtı. Buna şahit oldum. Efendim, böyle olayların yaşandığı bir memlekette asker gidecek camiyi bombalayacak, bu hareketin merkezi Haydar Hoca’nın fikirleri olacak. Bunlara ne demek lazım yani. Hoş demiş “iftira olduktan sonra Ebu Cehil’e ben de derim Müslüman.” Bu neyse bu da budur. Kısacası şunu demek istiyorum, bizim balyozla, Ergenekonla, şununla, bununla ilgimiz ve alakamız yoktur.

28 Şubattan benim çektiğimi kimse çekmedi
28 Şubattan bu tarafa benim çektiğimi bir Allah kulu çekmemiştir. Bana açılan dava dosyaları tam 35 bin sayfadır. Düşünebiliyor musunuz? Sivilinden askerine, askerinden jandarmasına, binlerce sayfa dava, kamu davaları... İnancıma vesair her şeyimize karıştılar. Ama elhamdülillah hepsinden tertemiz çıktım. Bilmem anlatabiliyor muyum? Kısaca bu iddialar yalandır, iftiradır ve dedikodudur. Milletimiz bu iftiraları gündeme getiren kimse bunları tespit etsin. Artık daha bunları dinlemek yerine cezalandırsın. Bunun cezasını biz veremeyiz. Adalet verecektir, hukuk verecektir. Lütfen milletle savcılık temas kursun ve bu işlerin üstüne gitsinler. Yeter artık.

Yeni Mesaj: Muhterem Hocam, siz daha önce de yine adınız Ergenekon soruşturması kapsamında iddia olarak gündem edildiğinde aynı açıklamayı yapmıştınız. İftiradır, yalandır demiştiniz. Buna rağmen bu kesimler tarafından ısrarla adınızın Ergenekon soruşturması kapsamında anılmasını veya bu şekilde gündem edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Haydar Baş: Şimdi evladım Türkiye’de sizin bilip bizim çok iyi bildiğimiz olaylar var. 28 Şubat sürecinde bir zamanlar bu ülkede yaşayan hocalar vardı, hoca efendiler vardı.
Bunlar o günün generalleriyle beraber oturup 28 Şubatın projelerini hazırlarken ondan sonra ne hikmetse bir de baktık kendilerini Amerika’da buldular. Anlaşıldı mı? 28 Şubat sürecinde bunlar bizzat faildir. O 28 Şubatta bir iktidar aşağı alındı. Bir ihtilalden, bir askeri harekâttan bahsedilecekse –ben kamuoyuna buradan deklere ediyorum– yargı bunların üzerine gitsin. Fiilen olmuş bir hareket var. Şimdi adamlar Amerika’da oturuyorlar hareket yapanların üzerine gitmiyorlar Haydar Hoca’yla ilgileniyorlar. Ben o günden bu tarafa mağdurum. Anlatabildim mi? Kimdir bu? Herkes bunu iyi bilir. Bu adama maalesef resmi organlarda görev verdiler. İstihbarat görevi verdiler. Bu istihbarat görevini bu adamcağız da CIA’ ya sattı. Bu durum asker tarafından tespit edilince de oraya kaçtılar. Eğer sorgulayacaklarsa bunu sorgulasınlar. Anlatabildim mi? Ben kimsenin ilminden, fikrinden, istihbaratından haberi olmayan bir adamım. Anlatabildim mi? Sorgulanacak fiilen yapılmış bir 28 Şubat hareketi vardır, aşağı alınmış bir iktidar vardır. Bu fiil ortadadır. Lütfen bunu gündem etsinler. Bunu ortaya koysunlar. Şimdi projesi vardı, planı vardı, aradan 7 sene geçti, yapılmadı. Yapılan bu işi niye yargılamıyorsun? Onu söylesene bana. O zaman senin maksadın burada bir şey ortaya koymak değil, birilerine bir şeyi zorla kabul ettirmek. Ben bunu böyle anlarım. İlla kabul edeceksin. Yetmedi birisi de e–muhtıra verdi. Gece yarısı hatırlıyorsunuz. Onu da incitmemek için zırhlı bir araba ile emekliye ayırdılar. Değil mi? Ve bir gün de onunla beraber cumhurbaşkanı seçtiler veya seçimde galip geldiler bunu kendi adamları da itiraf ediyorlar.
Madem askerin yaptığı hareketler bu manada suçtur alsınlar bunları yargılasınlar. Fiili bir durum var. Bana göre olay gizlenmek isteniyor. Ama birilerini de bu yolla beraber kötekleyip zorla bir şey yaptırmak istiyorlar. “Sen mi yapmak istemiyorsun bak ben sana yaptırayım da gör” diyorlar. Bu nedir yarın bunu öğreniriz. Şimdi benim ağzımdan bunu millet duymasın. Anlatabildim mi?

“Biz çok farklı bir oluşuz. Bizim adımız “Bağımsız Türkiye Partisi.” Türkiye’nin bağımsızlığını, milletin ve devletin bağımsızlığını gündeme getiren ve mutlak surette böyle bir olgunun oluşması için hareket tarzını belirleyen bir
partiyiz.”

Vatana millete sahip çıkmak bizim görevimiz
Şimdi niye benim üzerime geliyorlar? Sorusuna cevap verelim. Meyveli ağacı taşlarlar değil mi? Adamlar kuru kütük bunlara kim taş atacak? Hiçbir şey olmaz onlardan. Onların işi gücü salya akıtıp etrafı berbat etmek, bulaştırmaktır. İzah edebildim mi? Çekemiyorlar, hasetleri var, nefretleri var. Geçen bana bunlarla ilgili soru sordular. “Sen iktidar olursan bunlara karşı ne yaparsın?” Şimdi ismini söylemeyeceğim. Ben de dedim ki, buradan da söylüyorum; “Siyaset adamı, devlet adamı kin tutamaz, nefret besleyemez. O bir babadır. Merhametini, şefkatini, adaletini gösterecek. Kucaklayacak, devlet babalığını yapacak. Canını, malını, namusunu, din ve vicdan emniyetini teminat altına alacak.” Biz eğer iktidar olursak bu gaflet içinde yaşayan insanları da, bizi öldürmeye gelenleri bu şekilde dirilteceğiz. Hiç merak etmeyin. Bunları da ben adam edeceğim yanlış anlamayın. Şimdi okyanus gibi müsamahası olan bir insanı akrep gibi o tıynette olanların sokması normaldir. Ama it ürür, kervan yürür. Bunda kuşkunuz olmasın. Bu vatan bizimdir, bu memleket bizimdir, bu millet bizimdir, bu devlet bizimdir. Buna sonuna kadar savunacağız. Nereye kadar? Ölene kadar sahip çıkmaya mecburuz. Biz bunu yapıyoruz, bu görevimizi yapıyoruz.

Yeni Mesaj: Muhterem hocam son söylediğinizden hareketle müsaade ederseniz son bir soruyla devam edelim. Devlet hakikaten çok kritik bir süreçten geçiyor. Kurumlar arasındaki çatışma son dönemde inanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Bundan doğal olarak tüm devlet, tüm millet zarar görecek. Son dönemde yaptığınız açıklamalarda ısrarla bu konuya vurgu yapıyorsunuz. Bu kritik süreçte yapılması gerekenler nelerdir?
Prof. Dr. Haydar Baş: Şimdi oynanan oyunlarla beraber kabul etsek de etmesek de devletin kurumları arasında korkunç bir mücadele başladı. Bu artık küllenmiyor, üstü örtülmüyor. Yani hepsi karşıdan karşıya on ikiden vurmak üzere atış ediyor. Bu noktaya gelmiş bir memlekette yapılacak ilk iş, efendim sulh ilan etmektir, barış ilan etmektir. Ülkenin birliğe, beraberliğe, dirliğe ihtiyacı var. Şayet bu kafada gidersek Allah hepimizin belasını verir. Bu görev aslında siyasetindir. Yani iktidar “ben şunun da şurasını biraz olsun ortaya çıkartayım” mantığı ile giderse samimi olarak konuşuyorum kendi sonunu hazırlar. Hiç öyle gitmeyecek. Olanları kapatacak, biz bir köprü geçiyoruz, bir dere geçiyoruz. Karşıya geçene kadar sabredelim kimse kimseye dokunmasın ve dereyi karşıya geçtikten sonra da oturalım, kardeşçe, arkadaşça, dostça, millet ve memleket meselelerini önümüze koyalım, oy almak için değil milletin birliği, beraberliği, dirliği, ülkenin kalkınması için neler yapabilirizin esasları hususunda görüşmemiz, o kardeşliği ortaya koymamız lazım. Yapılacak olan iş budur. Yol tektir. Yoksa insanları nefret kamplarına bölüp, sen o tarafta, ben bu tarafta deyip, kılıç sallamak hiç kimsenin hayrına olmaz.

Yeni Mesaj:  Bu sürecin sonu ne olur hocam böyle giderse?
Prof. Dr. Haydar Baş:  Bu sürecin sonu bu ülke üzerinde hesabı olanların ekmeğine yağ sürmektir. Bu bölünmektir. Bu parçalanmaktır. Bu şudur, budur. İsimlerini söylemiyorum. Benim yıllardan beri en fazla korktuğum sonuç da buydu. Milletime haber verdiğim, milletin kaderi olacak dediğim şey de buydu. O zaman çok sık söylüyorum, sakalım yoktu desem epey zamandan beri sakalım var. Sakalım da olduğu halde dinlemediler beni. Bakalım ne zaman dinleyecekler. İnşallah bu fakiri bu millet dinlerse biz bu badireyi bu millette aşarız.
Hiç merak etmesinler hepsi başı önde “çok yanlış yaptık” diye kendilerini sorgulayacaklar, hesaba çekecekler, pişman olacaklar, Allah’a tövbe edecekler. Mazlumun ahı hiç kimseyi iflah etmez. Hiç kimsenin zararı kimseye fayda vermez. Bu mantık yanlıştır. Hele siyaset adamının başkalarının zararı, kaybı üzerine hesap yapması onun geleceğinin yok olmasının sebebi olur. Bunu hiç unutmayın. Bak ben size bir iki misal vereceğim. Hepiniz Saddam’ı tanıyorsunuz. Ne oldu Saddam? Saddam ne yaptı? Saddam tüfekçilik yaptı. Ama kime tüfekçilik yaptı onun eliyle beraber de ipe gitti. Öyle değil mi? Şah da öyle yaptı, onun eliyle beraber ipe gitti. İnsana dünya hayatını dar ederler. Yeminle konuşuyorum fare deliği kadar küçük kalır dünya. Onun için merhametli olmak lazım, şefkatli olmak lazım, adil olmak lazım. Millete, devlete ve onların kurumlarına bir baba gibi, bir ana gibi sahip çıkmak lazım. Kucaklayacak. Sırtını sıvazlayacak. Merhamet ehli olacak. Yanlışta gideni doğrultacak. Nasıl bir baba, bir anne evladına nasihat ediyor, tembih ediyorsa bu tavrı takınacak. Kim bu işi yaparsa yapsın aksi takdirde hüsran olmaya mahkûm olur. Son olarak şunu ifade etmek istiyorum.
Balyoz harekatı ne zaman tasarlanmış? 2003’te. Ben bu fikirleri ne zaman piyasaya deklere ettim kamuoyuna? 2005’te. Yahu bu kadar korkunç iftira olur mu? 2005’te yapılan konuşma nasıl 2003’teki harekâtın merkez projesi olacak? Pes yahu. Bunu vatandaşlarımın vicdanına arz ediyorum. Allah bunları ıslah etsin. Böyle şey olamaz."

Yeni Mesaj Gazetesi* 

posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Feb-26, 04:55

MEDENİYETLER İTTİFAKINDA SON REZALET

 

               ''BU VATAN BİZİMDİR,BİZİM KALACAKTIR''

  



“Dinlerarası Diyalog”
saçmalığıyla başlayıp, “Ilımlı İslam” ve  “Medeniyetler İttifakı” adıyla olgunlaşan, haçlı projesi, emin adımlarla hedefine doğru yürümektedir.
Vatikan başkanlığında, Yahudi ve Hıristiyan ortaklığıyla desteklenen, küresel güçlerin İslam medeniyetini yok etmeye yönelik bu sinsi “deccal” projesi, Müslümanların inanç ve akidelerini alt üst etmeye, aşağılamaya devam etmektedir.

Bildiğiniz gibi Eş Başkanlığını İspanya ve Türkiye Başbakanlarının yürüttüğü “Medeniyetler İttifakı” projesi ile alakalı, İspanya da bir toplantı düzenlendi.
Başbakan R.T.Erdoğan toplantıda yaptığı konuşmada, gelinen süreci; “Birleşmiş  Milletler Genel Sekreterinin  himayesinde ve İspanya ile birlikte başlattığımız medeniyetler ittifakı girişiminin anlamlı kilometre taşlarından birine daha  ulaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.” Şeklinde özetlemeye çalıştı…

Başbakan ve kendisi gibi düşünenler, bu ittifakın hesabını ahrette Yüce Allah’a vermeye hazırlana dursunlar, İspanyada bir kültür merkezinde yaşanan önemli bir olayı aktarmaya çalışalım: Bir sergide, İspanyol sanatçının figüre ettiği heykel sergilendi.

Heykelde en altta İncil’e secde eden bir Müslüman figürü, onun üstünde elinde Tevrat olan bir Hıristiyan, onun üzerinde elinde sembolik bir kuran olan Yahudi, zafer edasıyla duruşunu sergiliyor ve bu heykele İspanyol sanatçı “cennete giden merdiven” adını veriyor…

Evet yaşanan bu durum rezillik ama ben bu olaya müsaadenizle bir başka açıdan bakmak istiyorum.
“Medeniyetler İttifakı”, bildiğiniz gibi bir projedir ve BOP kapsamındadır. Bu projeyi senelerdir biz anlatmaya çalıştık. Bu projenin Müslümanlar adına çok büyük bir talihsizlik ve rezillik olduğunu, dinlerin yada medeniyetlerin ittifakının söz konusu olmayacağını, hedeflerinin, “milli ve dini bütünlüğümüzü” bozmak olduğunu söyledik durduk.
Aslında bu İspanyol sanatçı ortaya koyduğu eserinde çok dürüst davranmış ve gerçek “Medeniyetler İttifakının” ne anlama geldiğini görmeyen gözlere göstermek istemiş.

Geliniz tabloyu birlikte analiz edelim:
Altta İncil’e secde eden  bir Müslüman: Adam diyor ki, bakınız ittifak yapacaksanız Allah’a değil, tahrif olmuş İncil’e tabi olacak ona secde edeceksiniz…
Ortada Müslüman’ın sırtında bir Hıristiyan, üstte Yahudi:: İttifak yapacaksanız, Hıristiyan’ı da Yahudi’yi de sırtına alacaksın, birlikte olsak bile sen onlardan aşağı konumdasın…
Ben İspanyol sanatçıyı tebrik ediyorum. Medeniyetler İttifakı ancak bu şekil tarif edilir.     

Şimdi geriye dönüp bunu içine sindirip de hala ittifak ittifak deyip hizmet edenler, Müslüman’ı düşürdükleri bu rezilliğe mahkum edenler, bu rezilleri cennete koymaya çalışanlar, son asrın en şiddetli “deccal” fitnesine alet olmaktadırlar.
Allah cümlemizi ahir zamandaki “deccal” fitnesinden muhafaza eylesin!
U.Kepekçi-TUNALIM...
posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Feb-23, 10:22

GÜNEŞİMİZ NE ZAMAN DOĞACAK?

 

GÜNEŞİMİZ NE ZAMAN DOĞACAK?

Bu millet, bu memleket hiç mi güneş görmeyecek? Bu aziz milletin ve bu cennet vatanın üzerine hiç mi güneş doğmayacak?

Sittin seneden beri , yani altmış seneden beri bu millet yağmurdan kaçıyor doluya yakalanıyor, doludan kaçıyor yağmura yakalanıyor.

Bizim öğrencilik yıllarımızda Demirel-Ecevit tahterevallisi vardı.
Biri gider biri gelirdi, biri gelir diğeri giderdi.
Otuz sene bu milletin tepesinde boza pişirdi durdular.

Şimdi dönüp arkaya bir bakıyoruz ki; kaybolan nice on yıllar…Nice yer altı ve yer üstü kaynaklarımız…heba edilen koskoca bir kuşak, çar-çur edilen nesiller…Fidan çağında toprağa dökülen binlerce gençlik…Hepsi de emperyalizmin, haçlı-siyonist dünyasının silahları ile katledilmiş gençler…

Şimdilerde aynı tahterevalli oyunu sahnelenmek isteniyor.
Bütün hırçınlığından, elinin-ayağının, dilinin-dudağının biri birine karışmasından anlaşılıyor ki mevcut iktidar partisi tepetaklak gidiyor.

Medyada bazı kalemlerin hemen MHP’yi parlatma seanslarına başladıklarına şahit oluyoruz.
Yağmurdan kaç doluya, doludan kaç yağmura hesabı.

Hafızası yerinde olan herkes hatırlıyor ki, bu milletin MHP’ye verdiği desteği o kadro yeterince değerlendirseydi zaten bugün AKP diye bir parti olmayacaktı.

Amerika’dan ithal edilen ve “on beş günde on beş yasa” dayatması ile devletin temeline dinamit yerleştiren Kemal Derviş geldiğinde MHP koalisyonun büyük ortağı idi. O meşhur koalisyon hükümetinin döşediği raylar üzerinden yürüyen AKP, memleketi tanınmaz hale getirdi.

Otuz sene boyunca Demirel eskidi Ecevit verelim, Ecevit eskidi Demirel verelim numaraları ile koca bir ülkeyi oyalayan çevreler, şimdi aynı numaraları çevirmek için kolları sıvamış görünüyorlar.

Aydın olmanın, münevver olmanın gereği odur ki milleti sadece yağmurdan doluya, doludan yağmura koşturup durmasın, elini vicdanına koyup bir kez de güneşin adresini göstersin.

Yılladır; ne AB, ne ABD, ne IMF  tam bağımsız Türkiye diyen bir parti var, Bağımsız Türkiye Partisi, modeli dünya çapında uygulamaya konulan lideri var Prof. Dr. Haydar Baş…

Yağmur-dolu arasında dolaşan, milleti de dolaştıran aydınlara duyurulur. A.Karaca-TUNALIM...

posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Feb-18, 09:30

GENEL KURMAY BAŞKANI İSTİFA EDERSE...

 

Emekli Koramiral Atilla Kıyat askere karşı yapılan saldırıların olası sonuçlarını değerlendirirken önemli bir tehlikeye işaret etti:
“Bir gün Sayın Başbuğ arkasına üç kuvvet komutanını, arkasına bir de Jandarma Genel Komutanı’nı alıp, yerli ve yabancı basın mensuplarının karşısına oturup, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yapılan savaşın planlayıcılarını kanıtlarını ortaya koyar... ‘Ben bu kanıtları 1 yıl boyunca Başbakan’a da Cumhurbaşkanı’na da sundum. Ben bir savaşta TBMM’ye karşı sorumlu olan Başbakan’ın stratejileriyle harb edeceğim, benim başkomutanım da Sayın Cumhurbaşkanı olacak. Ama 1 yıldır bana destek vermeyen, benim bu derdime çare bulamayan yönetimle kalamıyorum. Görevimi yapamayacak hale geldiğim için, ben ve 4 arkadaşımız istifa ediyoruz’ derse, bunu ne hükümet kaldırabilir, ne de Türkiye kaldırabilir.“
Eski koramiral bazı duyumlara dayanarak mı öyle konuşuyor acaba?
Genelkurmay başkanı istifa eder mi?
Ordu içinde böyle bir seçenek konuşulmaya mı başlandı?
Böyle bir olayı Türkiye’nin kaldıramayacağı açık.
Fakat konuşulması gereken şey, Genelkurmay başkanının askere yönelik saldırılarla ilgili hem başbakana hem de Cumhurbaşkanına defalarca “hassasiyetini” bildirmesine rağmen, bu saldırılara karşı mücadele etmenin iktidarın vazifesi olduğunu söylemesine rağmen hiçbir devletin tepesinin bu hassasiyeti dikkate almaması.
İyi de neden?
Asker bu ülkenin askeri, iktidar bu ülkenin iktidarı? Dünyanın neresinde hakkında en ağır hakaretler yapılan bir ordunun durumunu sadece seyretmekle yetinen bir iktidar var?
Ya Cumhurbaşkanı?
Cumhurbaşkanı anayasaya göre ordunun başkomutanı değil mi?
Ordunun başkomutanı, başında bulunduğu ordunun böylesine açık saldırılara maruz kalması, Genelkurmay başkanının “moralimiz bozuk” diye açıklamalar yapması, subayların namusuna dil uzatılır hale gelinmesi, bundan dolayı bir albayın intihar etmesi gibi vahim gelişmeler karşısında neden ağzını açıp da “ben bu ordunun başkomutanıyım, bu olaylara müsaade etmem!” demiyor.
Eğer başkomutanlıktan memnun değilse değiştirsinler anayasayı başkomutanlık sıfatını terk etsin.
Aksi halde gerekeni yapsın.
Yakın bir süreçte ordu cenahında bir şeyler olacağı kesin. Ama istifa ama başka şey. Siyaset mühendisleri “askerle vuruşarak seçime girmenin her zaman avantaj getireceğini” düşünerek sessiz kalıyorlarsa bu da ayrı bir cinayet. Koramiral Kıyat’ın açıklamalarını tekrar tekrar okumakta fayda var. Eğer böyle bir istifa vuku bulursa Bülent Arınç’a üniforma giydirip genelkurmay başkanı yaparız, kuvvet komutanları da AKP’den birileri olur her halde!
Bunu mu istiyorlar acaba?
M.Bayraktar-TUNALIM...
posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Feb-7, 04:40

TÜRKİYE'NİN GELDİĞİ NOKTA..

 

      ''Mehmet Âkif’i şaşırtacak benzerlik''


Milli şair Mehmet Âkif’e soruyorlar, “Tarih tekerrür eder mi?” Şair şöyle yanıt veriyor: “Hiç ibret alınsa tekerrür eder mi?” Mehmet Âkif bugün hayatta olsaydı, son yıllarda yaşadığımız olaylar hakkında ne düşünürdü? Ergenekon soruşturması, darbe iddiaları, ıslak imza, kozmik oda, Balyoz planları, EMASYA tartışmaları vs... Şair kuşkusuz derdi ki, “Ama biz bunların benzerini aynen yaşadık.” Nasıl mı? Okuyacağınız bugün yaşadıklarınızdır...

KAFAMIZI Türkiye topraklarına sokarak olan biteni anlamamız zor.
Dünyaya bakacağız; bir yaprak kımıldasa, bunun rüzgârının Türkiye’ye etkisini analiz etmeye çalışacağız. İşte o zaman çok karışık gibi gelen meselelerin ne kadar basit sebepleri olduğunu kavrayabiliriz.
Gelin, Mehmet Âkif’in yaşadığı 20’nci yüzyıl başına gidelim. Tarihin tekerrür edip etmediğine bir bakalım.
Biliyoruz ki büyük emperyal güçler arasındaki yeni sömürge pazarlarını kapma mücadelesi, Birinci Paylaşım Savaşı’na/Birinci Dünya Savaşı’na neden oldu.
Osmanlı bu savaştan yenik çıktı./_np/0975/9800975.jpg
Galiplerin arasında en güçlü olan İngilizlerdi.
İngilizler, Mezopotamya, Suriye ve Arabistan’ı Osmanlı’dan koparıp almak istiyordu. Kurmayı planladıkları kukla devletler arasında Ermenistan ve Kürdistan da vardı.
Osmanlı idari yapısını, milliyet esasına göre parçalayıp federatif hale getirmeyi planladılar.
Siyasi emellerinin yanında İngilizlerin, iktisadi amaçları da vardı. Birinci Dünya Savaşı başında Osmanlı’nın tek yanlı olarak kaldırdığı kapitülasyonları yeniden uygulamak istiyorlardı.
Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye’nin denetimine vermek amacındaydılar.
İngilizler biliyordu ki, Osmanlı siyasi yaşamında İttihatçılarla birlikte ordunun da büyük etkisi vardı. Ordunun siyasal düşüncesi belliydi; milliciydi.
O halde tüm bunları yapabilmeleri için ordudaki ulusçu/milliyetçi komutanların tasfiyesi gerekiyordu.
Önce bir kurnazlık yaptılar:
Bir süre İttihat ve Terakki Hükümeti’yle çalıştılar. Ağır şartları onlara kabul ettirip, nüfuzlarını kırıp, bir daha iktidar olma olanağını ortadan kaldırmak için!
Tam başarılı olamadılar.
İçinde İttihatçıların bulunduğu İzzet Paşa Hükümeti’ne ağır şartları kabul ettiremediler; ancak bazı tavizler koparabildiler.
Bunlardan en önemlisi Mondros Ateşkes Antlaşması’ydı. İngilizler, savaşta Hamidiye zırhlısıyla olağanüstü başarılar kazanan Rauf (Orbay) Bey’in imzaya gelmesini özellikle istediler. Başarılı komutanları halkın gözünden düşürmek istiyorlardı. Sonra tutuklayacaklar, sürgüne göndereceklerdi. Hepsini adım adım yapacaklardı...

Darbe iddiasıyla başlayan tutuklamalar

İngilizler, İttihatçıları kolay kullanamayacağını anlayınca, sertleşme politikası güttüler. Bunda İttihatçılara kin duyan Sultan Vahdettin’in de etkisi vardı.
Sultan Vahdettin, İngilizlerin tertiplediği gerici 31 Mart (1909) olayının hazırlayıcılarından Derviş Vahdeti’nin kurduğu İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin üyesiydi.
Bir dönem perde arkasındaki ilişki artık açıkça ortadaydı. Vahdettin, İngilizlerin desteğiyle iktidarını güçlendireceğini ve düşman gördüğü ulusalcılardan tamamen kurtulacağını düşünüyordu.
Bu nedenle İngilizleri de arkasına alarak İttihatçı hükümeti yıkıp, Tevfik Paşa Hükümeti’ni kurdurdu./_np/0977/9800977.jpg
Şimdi sıra İttihatçıların cezaevlerine tıkılmasındaydı.
İngiliz ve Saray ittifakının elinde önemli bir gerekçe vardı: Savaş dönemindeki Ermeni ve Rum tehcirleri.
Tehcir kararının altında imzası olan-olmayan tüm İttihatçılar cezalandırılmalıydı. 2500 kişilik bir tutuklama listesi hazırlandı.
Ama önce...
Meclis feshedildi. Basına sansür getirildi. Harp divanı kuruldu.
Ve ardından gözaltılar, tutuklamalar başladı. Bunlar kısa sürede “cadı avına” dönüştü.
Yeniden kurulan liberal-dinci ittifak partisi Hürriyet ve İtilaf, daha çok kişiyi tutuklamadığı için hükümeti uyuşuklukla itham eden bildiri yayınladı.
Bu partinin yayın organı Peyam, Sabah ve Alemdar gazeteleri, daha çok İttihatçının tutuklanması için var gücüyle çalıştı. Sürekli hedef gösterdiler; İttihat ve Terakki’nin hemen kapatılmasını; partinin ileri gelenlerinin hemen tutuklanmasını istiyorlardı.
Tehcire izin veren Diyarbakır Valisi Dr. Reşid’in cezaevinden kaçması bu çevreleri daha da saldırganlaştırdı. Yaptıkları mitingle bu kaçışı protesto ettiler.
Sonunda bu kaçışla ilgili inanılmaz bir iddiayı ortaya attılar:
İttihatçılar darbe yapacak!
Vahdettin’in has paşası Ömer Yaver Paşa, İstanbul’daki İngiliz Yarbay Murphy’ye giderek, darbe olacağını, aman İstanbul’dan ayrılmamalarını rica etti. Murphy, Osmanlı paşasını gülerek dinledi.
Zavallı Yaver Paşa bilmiyordu ki, bu iddianın ortaya atılmasını sağlayanlar İngilizlerdi.
Darbe iddiaları üzerine yeni bir tutuklama dalgası başladı; 30 kişi daha sorgusuz sualsiz cezaevine konuldu.
Milli Kongre’nin başkanı Dr. Esat (Işık) gibi saygın ulusalcılar gece yarıları pijamaları, terlikleriyle evlerinden alındılar.
İttihat ve Terakki’nin tüm mallarına el konuldu.
Sonra sıra subaylara geldi.
İngilizler savaş tutsaklarına eziyet ettikleri iddiasıyla 23 subayın hemen tutuklanmasını istedi.
Ordunun önde gelen isimleri tutuklanınca, İngilizler bu kez bazı kurumların “darbeyi planladıklarını” gündeme getirdi.
Bunların başında Enver Paşa’nın kurdurduğu istihbarat örgütü Müsellah Müdafaa-i Milliye vardı. Savaş döneminde İngilizlere zorluklar yaşatan Osmanlı istihbarat örgütü küçültülüp etkisizleştirilerek Harbiye Nezareti’ne bağlandı.
Osmanlı’nın deniz kuvvetlerini güçlendirmek için kurulan Donanma Cemiyetleri Bahriye Nezaretleri’ne bağlandı.
Jandarma, ordudan koparılarak Dahiliye Nazırlığı çatısı altına sokuldu.
İleride tehlikeli olacağı düşünülen genç mektepli subayların rütbeleri indirildi. Amaç, istifaya zorlamaktı.
İttihatçılar döneminde emekli edilen alaylı subaylar tekrar orduya alındı. Etkin görevlere getirildi. Emekli askerlerin kurduğu Nigehban Cemiyeti, basına verdikleri demeçlerde mektepli subaylara ağır hakaretler ettiler. Hukuk-u Beşer Gazetesi mektepli subaylar için “Haydut Başları” başlığını bile atacak kadar ileri gitti.
İngilizler, Tetkik-i Hesabat ve Seyyiat Komisyonu kurdurarak, Harbiye Nezareti’nin kozmik odalarına girip tüm belgelerini didik didik ettirdi.
Amaçları belliydi, orduyu küçültmek, halk üzerindeki etkinliğini kırmak.
Orduyu sadece iç güvenlik örgütü olarak polis, jandarma ve muhafız kıtaları seviyesine getirmek istiyorlardı.
Bu arada İngilizler ile Fransızlar arasında Jandarma’nın yönetimi kimin kontrolünde olacak tartışması çıktı.
İnanması güç ama Saray’ın bırakın bunlara karşı çıkmasını, Vahdettin ve Damat Ferid Paşa ikilisi, ordu komutasını İngiliz subaylarına verme talebinde bile bulundular. İngilizler reddetti.

Güvenilir başsavcı aranıyor

Dönemin partisi Hürriyet ve İtilaf idi.
Ülkenin dört köşesinde şubeler açan bu liberal-dinci ittifak partisi, artık hükümet olmak istiyordu. Ve nihayet, 4 Mart 1919’da Damat Ferid Paşa başkanlığında hükümeti kurdular./_np/0978/9800978.jpg
Bu hükümete, İngiliz ajanı Hüseyin Hilmi’nin gazeteci dostlarıyla kurduğu Sosyalist Fırka da destek verdi!
Damat Ferid Paşa hükümetinin ilk yaptığı icraat, ulusalcıları yargılayan Divan-ı Harp mensuplarına yüksek maaş ödemek oldu.
Bu arada Divan-ı Harp’in üyeleri sürekli değişti. Damat Ferid Paşa, Takvim-i Vekayi Gazetesi’ne “güvenilir bir başsavcı bulmakta zorlandıklarını” açıkladı.
Yeni hükümetle birlikte yandaş medyadaki “Tutuklayın”, “Kapatın”, “Neden cezalandırmıyorsunuz” yayınlarında artış oldu.
Alemdar gibi yandaş gazeteler, “Sehbalar bile bu adamlara layık değildir; kafalarının koparılması gerekir” diye yazdı.
Liberal gazeteciler, Alemdar’da Refii Cevat (Ulunay), Peyam’da Ali Kemal “daha ziyade şiddet” diye makaleler kaleme aldılar. “Bu adamlar için ölümden daha hafif ceza aklımıza gelmiyor” diye yazdılar.
Kamuoyu oluşturulduktan sonra istekleri yerine getirildi.
Ermeni tehcirinde kusurlu bulunan Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey idam edildi.
Fakat umulmadık bir olay gerçekleşti; yandaş medyanın “cani” olarak gösterdiği Kemal Bey’in cenazesine on binler katıldı.
Hükümet cenazeye gidenler hakkında soruşturma açtı, içlerinde toplumun çeşitli katmanlarından doktor, tıp öğrencisi, subay, imam, tekke şeyhinin de olduğu bazı kişiler tutuklandı. Üsküdar mevki kumandanı cenaze törenini dağıtmadığı için görevinden azledildi.

Eski defterler açılıyor

İngilizler gündemi hep sıcak tuttu. Tehcir ve darbe iddiaları gündemden düşünce hemen yenisi bulundu; “eski defterler” açıldı. Örneğin, intihar eden veliaht Yusuf İzzeddin Efendi’yi Enver Paşa’nın öldürttüğü iddia edildi! Adliye Nazırı Sıtkı Bey hemen soruşturma açtırdı.
Bu olay sıcaklığını kaybedince hemen yeni bir gündem yaratıldı:
Sultan II. Abdülhamid tahtan indirildiğinde, içinde 1 milyon liralık mücevher bulunan çanta kaybolmuştu. Çantanın peşine düşüldü./_np/0980/9800980.jpg
Ayrıca Yıldız Sarayı’nı kimlerin yağma ettiği konusunda spekülasyonlar yapılmaya başlandı.
Partiler, gazeteler bu suni gündemlerle oyalanırken, İngilizler emellerini tek tek gerçekleştirdi. Kapitülasyonları yeniden uygulamaya koydu. Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye’nin denetimine verdi.
İttihatçıların yerli sermaye oluşturmak için kurdurduğu milli şirketlerin bazılarını tasfiye etti; bazılarının müdürlüklerine liberal isimleri getirdi.
Levant Limited gibi şirketler kurdular; Vickers, Metropolitan Carriage, British Trade Corparation gibi şirketleriyle Osmanlı pazarına daldılar. Şirketlerde Türkçe kullanma zorunluluğunu kaldırdılar.
Türk bankalarına İngiliz denetçi gönderdiler. Denetleme işi bitinceye kadar bankaları kapattılar. Türk Milli Bankası’nı ele geçirdiler. Kendileri yeni bankalar kurdular.
Hıristiyanlara ait “emval-i metruke” sayılarak satılan mallar gibi birçok konu gündeme getirildi.
Sultan Vahdettin o aralar Toros Tüneli’ne kafayı takmıştı. Tüneli yapmak için anlaşma yaptığı Alman ve Avusturyalılar kaçmıştı; “Ah İngilizler şu tüneli bir yapsa” diyordu. Tünel yapılıp bitirilince ne olacaksa?
Diğer yanda...
Osmanlı münevverleri olan biteni seyrediyordu; şaşkındı. Kurtuluş “reçeteleri” arıyordu. Çoğu bağımsızlığın Batı eliyle gerçekleşeceğine inanıyordu!
Kimi ABD’nin sömürgeci olmadığına inanıp, Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kurdu.
Kimi kurtuluşu İngilizlerin Osmanlı yönetimine el koymasında görüp İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne girdi.
Halkına güvenen münevver sayısı parmakla sayılacak kadar azdı...
Tüm bunlar olurken İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar Osmanlı topraklarını işgal etti.
Taktik hep aynıydı:
İngiliz basını, İzmir ve çevresinin uyduları Yunanistan tarafından ilhak edilmesi için yoğun bir “Barbar Türk” kampanyasına başladı. Bu yayınlara göre Türkler, Rumları yok etmek için gizli planlar yapıyordu!
Ve hep ekliyorlardı: “Zaten bu barbar Türkler Ermenileri de katlettiler!” Bu gerekçe Batı basınının en etkili propaganda silahıydı.
Sonra Yunanlılar İzmir’e çıktı.
Batı basını yine Türkleri suçladı: “Türkler inatçı bir direnme gösterdi!”
Peki İzmir işgali konusunda yandaş medya ne yazdı: “İngilizleri İstiyoruz.”
Bu başlığı Alemdar Gazetesi başyazarı Refii Cevat attı. Osmanlı’yı her türlü beladan kurtaran İngilizlerin, bu işgalden de İzmir’i kurtaracağına inanıyordu!
Teali-i İslam Cemiyeti ise işgalin hemen sonrasına rastlayan ramazan ayında, bazı memurların oruç yediğine, kimi kadınların tesettüre uymadığına dikkat çekip zabıtaların daha uyanık olmasını istedi.
Saray ile Hükümet ise Paris Konferansı’na hangi bakanların gidip gitmeyeceği tartışmasını yaptı.
Bu arada bir “anket” yayınlandı ve Müslüman halkın yüzde 60’ının İngiliz yönetimini istedikleri ortaya çıktı!
Memnun olmayan birileri vardı: Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşı.
Samsun’a çıktılar.
Onu kısa bir süre sonra Mehmet Âkif gibi yurtseverler takip etti.
Şimdi Mehmet Âkif hayatta olsaydı ve Türkiye’nin yaşadığı son yıllardaki olayları görseydi ne söylerdi acaba?
“Hiç ders alınsa tarih tekerrür eder mi?” S.Yalçın---TUNALIM..

posted by gencturk in: | (3) Comments | email this post
2010-Feb-5, 05:06

AKP, TENCEREDE''DEMOKRASİ'' KAYNATARAK MİLLETİ AVUTUYOR.

 

AKP hükümeti bildiğini okuyor; daha doğrusu, kendilerine ezberletileni tutturmuş gidiyor, kulaklarına üfleneni okuyor. Burunlarının dikine gidiyorlar.

Türk milletinin nabzı ise farklı atıyor… Millet can derdinde, iş derdinde, aş derdinde!

Kamuoyu yoklamaları, piyasa araştırmaları bunu söylüyor.

İnanmakta zorlanan için, Halep orada ise arşın burada; vatandaşa şöyle bir dokunun bakalım… Bir dokunun bin âh işiteceksiniz!

Başbakan R. T. Erdoğan’ın gündemine ve çıkışlarına bakın; hep demokrasi eksenli…

AKP, 2D siyaseti yapıyor; 2D, yani demokrasi ve darbe vaveylası! 2D’den yeni bir mağduriyet postu çıkartmaya çalışıyor. Maalesef devlet de, kamu gücü de bu siyasete alet ediliyor.

Bu hükümet ve devlet tiyatrosunun sahnesinde her türlü göz alıcı/göz boyayıcı enstrüman “besleme/yandaş medyanın sümen altlarında” hazır vaziyette… Konjonktüre göre servis ediliyor. Millet, feleğini şaşırmış halde “poyraz”la yatıyor, “balyoz”la kalkıyor.

Erdoğan ve AKP, güya demokrasiyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp milletin önüne getiriyorlar; fakat bu bağlamda hiçbir somut adım attıkları da yok! Ne yasal, ne de Anayasal bir düzenlemeleri yok!

Eleştirdikleri Anayasa ve yasa kitapçıkları önlerinde, iktidar da ellerinde… Sadece gürültü kopartıyorlar. Böylece demokrasi adına her gün dağ fare doğuruyor; hasılat olarak millet karışıyor, devlet çalkalanıyor.
AKP hükümeti, tencerede “demokrasi” kaynatarak milleti avutuyor. Fakat tencerede demokrasi kaynamaz… AKP hükümeti, “ben kaynatırım” dese de, karın doyurmaz. Milleti aç ve işsiz bırakan bir demokrasi, ancak devleti kaynatır, ülkeyi cadı kazanına çevirir.

Görünen şu ki, Erdoğan, demokrasi nakaratlarıyla bir şeylerin üstünü örmeye çabalıyor. Açlık, yoksulluk ve işsizliğin üstünü…

Millet aç, yoksul, pulsuz, çulsuz; Erdoğan demokrasiden dem vuruyor. Vatandaş işsiz, işini kaybetmiş; Erdoğan demokrasi çıkışı yapıyor.

Ekonomi borca batmış, piyasada tık yok, işletmeler ve kaynaklar ecnebiye gitmiş, vatan satılmış; Erdoğan demokrasiye takmış gidiyor. Devlet sarsılıyor, millet dağılıyor; Erdoğan demokrasi vaveylası kopartıyor.

Açlık, demokrasi nakaratlarıyla bastırılamaz. Bu yüzden AKP’nin demokrasi çıkışları milletin karnını doyurmuyor.

Bırakın gayr–ı resmi işsiz milyonları; TÜİK’in resmî işsizlik rakamları bile almış başını gidiyor. Erdoğan “Ben buradan halkıma sesleniyorum; 7 yıl önce göreve geldiğimizde biz de tabii ki işsizliği düşürme vaadiyle geldik… Bunlar artıyor. Ama bunlar hiçbir zaman geriye gitmeyecek diye bir şey yok. Gidecek yine, 13,9’a kadar çıktı. Tekrar inmeye başladı. Şu anda 13...” diyor.

Diyor da, ne demek istiyor?! Açık açık, işsizlik hususunda çuvalladık, diyecek hali yok Erdoğan’ın… AKP hükümetinin işsizlik konusundaki çuvallamasını böyle ifade ediyor.

Vicdanlarımıza birkaç temel soralım ve cevaplayalım; bir hükümetin öncelikli olarak varoluş sebebi nedir?!

El–cevap; iştir, aştır, huzurdur, güvenliktir.

AKP hükümeti bunlardan hangisini başardı?!
Hiçbirini… Ülkede iş yok, aş yok, huzur yok, güvenlik ve asayiş yok!
O zaman böyle bir hükümetin koltukta ne işi var?!

Milleti ve devleti adına yapması gereken en temel hizmetleri göremeyen hükümet, kimin veya kimlerin namına hizmet görüyor?!

Hükümetten kimler memnun ise ve kimler hizmet alıyorsa; onların namına…

Kimler memnun?!
ABD, AB, IMF, küresel tefeciler, azınlıklar, yandaş medya ve sair beslemeler! AKP hükümetinden yasal, siyasal ve ekonomik olarak beslenenler bunlar!

Millete sıra gelince, hükümet, onu da “demokrasi çıkışları”yla avutuyor.
Maşeri vicdanın yaşadığı ve gözlemlediği vakıa bu iken; Türk milletinin hükümetten kaos ve çöküşten başka bir beklemesi, olsa olsa abesle iştigaldir.

Yapılacak iş bellidir. Milletin karnını doyuracak, sırtını giydirecek, devlet ve milletin kaynaklarını ve sermayesini ecnebiye peşkeş çekmeyecek, toplumun huzurunu sağlayacak, devlet–millet arasında ve devlet kurumları bünyesinde ahenk ve birliği sağlayacak bir hükümet şarttır. AKP böyle bir hükümet olmadı, olamadı. Böyle bir hükümeti, kendilerine ait hiçbir çözüm ve projesi bulunmayan CHP, MHP veya bir başka parti de oluşturamaz.

Vakıa şu ki, bu işin tek adresi kalmıştır o da BTP’dir, Prof. Dr. Haydar Baş beydir. Zaman zaman diğer partilerin Prof. Dr. Baş’ın modelinden aşırma projeleri kendilerininmiş gibi servis etmeleri de bunun göstergesidir. Devlet ve milletinin geleceğini hesap eden tüm partiler ve yüce milletimiz bu gerçeği görmekle mükelleftir. Türkiye’nin artık çaresiz ve projesiz hükümetlerle oyalanma lüksü yoktur. M.Emin Koç--TUNALIM....
posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Jan-31, 11:53

MUHTEŞEM MODEL, YÜREKLERDE TAHT KURDU!

 

 

MUHTEŞEM MODEL, YÜREKLERDE TAHT KURDU!

Bursa’da gerçekleştirilen 7. Milli Ekonomi Modeli Kongresi, yıllardan beri süre gelen AB-ABD ve IMF’ye endeksli siyaset yüzünden umudunu yitiren Türk milletinin umutlarını yeşertti.
Geçtiğimiz hafta sonu Bursa’da gerçekleştirilen 7. Milli Ekonomi Modeli Kongresini düzenleyen Uluslararası Bağımsız Ekonomi Modeli Birliği’ne (UBEMB) Türkiye’nin her tarafından e–posta, faks, telefon yoluyla yüz binlerce tebrik ve takdir mesajı geldi. “Küresel Krizde Son Durum Ve Milli Ekonomi Modeli’nden Çözümler” konulu kongrenin kapanış konuşmasını tezin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş yaptı. Kapanış konuşmasında “Bizim önemli bir vasfımız var. Olayları dedikodudan ibaret bırakmayız, hepsine çare bulup reçete yazarız. Yani bizim görevimiz bir nevi doktorluktur” diyen Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın konuşmasını yerli ve yabancı 100’den fazla bilim adamı takip etti.

MEM karşısında diğer sistemler kar gibi eriyor
Kongreye katılan yabancı akademisyenlerden Rusya Bilimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. Victor Minin, Türkiye’yi ve Türkleri Müslüman oldukları ve Prof. Dr. Haydar Baş’ı yetiştirdikleri için sevdiğini söylediği konuşmasında Kapitalizm düzeninin sona ermekte olduğunu söyledi. “Batı kan dökmekten başka bir şeyden anlamaz” diye konuşan Prof. Minin, “Batı medeniyetinin artık dünya ülkelerine sunacağı bir şey kalmadı. Batının teklif edebileceği tek bir şeyi kaldı; savaş... Ama kimse savaşmak istemiyor. Dolayısıyla günümüzün savaşları para savaşlarına dönüşmüştür. Faize dayanan iktisat sistemi çöküyor. Bu süreç, Allah–ü Teala’nın öngördüğü doğal ve objektif bir süreçtir. Eski iktisat modelleri Bursa’ya yağan kar gibi eriyip gidiyor. Milli Ekonomi Modeli dönemi geliyor. Ben sizi seviyorum. Ülkenizi seviyorum. Lideriniz Haydar Baş’ı seviyoruz” dedi.

Prof. Dr. Baş Şii–Sunni ayrımına son verecek
Konuşmasında Prof. Dr. Haydar Baş’ın Ehli Beyt üzerine yayınlamak üzere olduğu Hz. Ali ve Hz. Fatıma kitaplarının önemine de değinen Rus bilim adamı Prof. Dr. Victor Minin, “Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli’yle ayağa kaldırmaya çalıştığı İslam dünyasında Şii– Sünni ayrımına da son vermeye çalışıyor” dedi. Prof. Minin şöyle konuştu: “Ehli Beyt üzerine çalışmalarıyla Prof. Dr. Haydar Baş Batı dünyasının sürekli kaşıdığı Şii–Sünni ayrımcığını çözmeyi amaçlamış. Bu ayrımcılığın çözümü ileride Müslüman ülkeler arasında çıkabilecek çatışmaları önleyecektir. Prof. Baş sadece problemi teşhis etmekle kalmamış çözümü için de adım atıyor. Bundan dolayı Haydar Baş’ı bir kez daha tebrik ediyorum.” 

Kongrenin etkisi büyük oldu
Yedincisi Bursa’da gerçekleştirilen Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nin vatandaşlarca yoğun bir şekilde beğeniyle izlendiği ve Uluslararası Bağımsız Ekonomi Modeli Birliği’ne (UBEMB) e–posta, faks ve telefon yoluyla yüz binlerce tebrik ve takdir mesajı geldiği açıklandı. Asgari Ücretliler Derneği Genel Başkanı Kazım Çorap gönderdiği mesajda ekibiyle birlikte kongreyi ilgiyle takip ettiklerini ve Prof. Dr. Haydar Baş’la görüşmek isteklerini iletti.  UBEMB’ye Türkiye’nin her tarafından gelen mesajlardan bazıları şöyle:

Haydar Baş kavgaları bitirecek
Ferit Kaçar–Hakkâri: Ülkemizdeki kardeş kavgasını durduracak Kürt–Türk’ü kardeş yapacak tek insan.
Hürriyet Çiçekçisi– Siirt: Zevkle seyrettim. Türkiye’yi kurtaracak kişinin Haydar Baş olduğunu anladım. Kendisi ve diğer konuşmacılar mükemmeldi.
Mehmet Ceyhan – Kilis: Programı 10 kişilik arkadaş grubu ile izledik. Bizde oluşan kanaat içinde bulunduğumuz ekonomik buhranın tek çıkış adresi olarak bu işi sayın Haydar Baş’ın yapacağıdır.
Ali Metin Kurt – Mardin: Programı ailece izledik. Milli Ekonomi Modeli’ni destekliyoruz, takip ediyoruz ve hayata geçmesini bekliyoruz.
Süleyman Ayaz – Ankara: Kongre programını beğenerek izledik. AKP’nin miadı artık doldu.
Rıdvan hatipoğlu – Ankara: MEM beni çok etkiledi. Ben de BTP’de görev alabilirim.
Hasan Altıparmak – Antalya: Bu kadar bilim adamı nasıl bir araya gelebilir? Medya nasıl böyle müthiş bir olayı saklamaya çalışabilir.

Saadet MEM’den kopya çekiyor
Burhan Demir – İstanbul: Saadet Partisi Lideri Numan Kurtulmuş Prof. Dr. Haydar Baş’ın projesini kopya çekti. Haydar Hoca’nın farkı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Fakat maaselef biz ona yanlış yaptık artık istikametimizi düzeltiyoruz. Saadet partisine oy vermiştim. Artık tövbe ediyorum. Bundan sonra desteğim Haydar Baş’a’dır.
Korhan Güngör – Yalova: Saadet Partisi yönelik konuşmalar yerinde ve çok haklıydı. MHP ve SP’nin tabanında bu kongre programı ciddi etkiye neden oluyor. Herkes Prof. Dr. Haydar Baş’ı beğeniyor.
Galip Kuzgun–İstanbul: AKP ve SP aynı şeyleri söylüyor. Bunlar aslında seçimlerde birbirlerine çalışan partiler. Tek doğru konuşan ve proje üreten BTP ve Prof. Dr. Haydar Baş.
Ahmet Emin Göksel – Edirne: Saadet partisinin de vatandaşlık maaşı demesi dikkatimizi çekmişti. Bu sözle Saadet Partisi BTP’yi ve Prof. Dr. Haydar Baş’ı doğrulamış oldu.

Bağımsızlık için MEM şart
Durmuş Akgün – Aydın/Öğretmen: Türkiye’nin tam bağımsızlığı, özgürlüğü için Milli Ekonomi Modeli’nin bu ülkede uygulanması lazım.
Şahin Katar– Zonguldak: Programı izledim. Prof. Dr. Haydar Baş’ın projeleri çok hoşuma gitti. Bundan sonra sizinleyim.
Adem Büyük – Bitlis: Programı izledim. Önceden MHP’li idim. Haydar Baş’ın fikirleri çok hoşuma gitti. Bundan sonra ailece oylarımız size.
Ahmet Köse – Kayseri: Profesörlerin görüşleri çok olumlu. Üniversite mezunu arkadaşlarla birlikte izledik. Akla çok yatkın düşünce ve tez. Keşke hemen hayata geçse.
Mehmet Güler – Diyarbakır: Prof. Dr. Haydar Baş, Vatandaşlık Maaşı projesini kopya eden Numan Kurtulumuş’a çok güzel cevap verdi. Onu adeta mahvetti.

MHP’yi bıraktım BTP’li oldum
Ayhan Kırgız – Muğla: Bu kongreyi izleyene kadar MHP’yi destekliyordum. Bu programı izledikten sonra fikrimiz tamamen değişti 15 kişilik arkadaş BTP’ye üye olacağız ve iktidar yapmak için çalışacağız.
Fatih Özkan – Rize: Prof. Dr. Haydar baş’ı takip ediyorum. Milli Ekonomi Modeli’nden başka çare olmadığını düşünüyorum.
Erkan Uğur – Trabzon/Esnaf: Yabancı bilim adamlarının çokluğu dikkatimi çekti. Türk akademisyenlere sitem ediyorum bu konuya eğilmelerini bekliyorum. Bu modelin uygulanmasına fırsat verilmeli.
Ahmet Katar – Trabzon: Haydar Hoca orijinal tespitler yapıyor. Bunların hepsi yüzde 100 uygulanabilir.
Fatih Akın – Bursa: Bu millet haydar hocayı tanımalı. Bu konuda üzerimize ne düşerse yapmaya hazırız.

Haydar Baş’tan başka kimse kalmadı
Ali Haydar Dursun – Trabzon: Rusya’da işçilik yapıyorum. Milli Ekonomi Modeli Rusya’da uygulanıyor. Mesela doğum parası veriliyor. Biz buna şahidiz. Niçin bu model ülkemizde uygulanmıyor.
Nuray Gökçe – Yalova/ Emekli öğretmen: Öteki siyasetçilerin hiç projesi yok artık desteğim güçlü bir projesi olan Haydar Baş’a’dır.
Ahmet Kapıcı – Hatay/Dörtyol: Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nden çok etkilendik. 60 oyumuz var bundan sonra destekleyeceğiz.
Şakir Genç – Çanakkale: Türkiye’nin ve dünyanın başka alternatifi kalmamıştır. Dünyanın Milli Ekonomi Modeli’ne ihtiyacı vardır.
Mustafa Yıldız – Şanlıurfa: Böyle büyük bir kongrenin düzenlenmesi ve ayrıca yüzlerce yabancı bilim adamlarının oraya gelmesi ve Sayın Haydar Baş’ı desteklemesi çok büyük bir olay. Çok etkilendim.

Herkes bu kongreyi konuşuyor
Murat Bahçeci – Samsun: Dünyadaki ilim adamlarının Milli Ekonomi Modeli’ne ilgisi beni çok etkiledi. Çevremde herkes Milli Ekonomi Modeli’ni ve bu kongreyi konuşuyor. Millet olarak bu modeli desteklemekte geç kaldığımız için utanmamız lazım. Ekonomik kriz derinleştikçe Milli Ekonomi Modeli daha iyi anlaşılıyor.
Mustafa Maral – Mersin: Programı 10 kişi toplanıp izledik. Çok beğendik. Demek ki ülkemizde böyle güzel şeyler de olabiliyormuş.
Ferhat Kalemci – Tarsus / Emekli öğretmen: Haydar hoca ne büyük bir cevher. Programı ilgiyle takip ettim.
Suat Hayri Sapmaz – Bolu: Kongreye Bolu’da çok ses getirdi. Bundan sonra haydar hoca nerede ise biz de orada olacağız.
Gürbüz Öztürk – Gümüşhane: Tek kelimeyle muhteşemdi gün geçtikçe herkes Milli Ekonomi Modeli’nin kıymetini daha iyi anlayacak.

 www.yenimesaj.com.tr/index.php?sayfa=anasayfa&haberno=10000432&tarih=2010-01-28
TUNALIM...

 

posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Jan-30, 03:20

GAFLETTEN UYANDIRAN LİDER

 

GAFLETTEN UYANDIRAN LİDER

Uyanma gayretinde bile olmayan Türk milletinin içinden; bu oyunlara kanmayan, kendinden emin ve kararlı bir ses çıktı. Çok az insanın dönüp baktığı o güçlü ses Prof. Dr. Haydar Baş’a ait..

Mahlûkatın en şereflisi en üstünü olarak yaratılan insan; malesef ülkemizdeki yeteneksiz, basiretsiz ve kimliksiz yöneticiler tarafından ne hak ettiği hayatı yaşıyor ne de hak ettiği muameleyi görüyor. Türkiye’nin son on yılına baktığımızda Türk milleti yoksulluğa boyun eğiyor adeta zenginlik içinde yoksullukla boğuşuyor. Her gün evine nasıl ekmek götüreceğinin, her ay eline geçen küçük meblağlarla ayın sonunu nasıl getireceğinin hesabını yapıyor bir yanda altı yüz lira ile evini geçindirmeye çalışan bir baba, bir yanda ticaretle uğraşmasaydım geçinemezdim diyen bir Başbakan. Acaba hangisi acıklı, hangisi Türkiye’nin gerçeği? Muamma.

Türkiye’nin tek problemi maddi sıkıntılar değil elbet son on yılda ekonomik açıdan hızla gerileyen ülkemiz; Dünya kamuoyunda haysiyetini ve şerefini, AB ve ABD’ye yamanmaya çalışan iktidar sayesinde kaybetti. Türk topraklarındayken sahte pehlivanlığını konuşturan sözde Davos Fatih’i Başbakanımız AB ve ABD’nin huzuruna çıkınca neden el pençe divan duruyor? Sözde müttefiklerine yaranmak için AB uyum yasaları çerçevesinde kanla suladığımız toprakları satan, özelleştirmeyi getiren zinayı, domuz eti satımını,  kilise evlerinin açılmasını serbest bırakan üretimi bitirip, ekonomiyi dibe vurduran Başbakan dudak uçuklatacak oyununu Türkiye sahnesinde sergiliyor Türk milleti de, senaryonun sıkıcılığından olsa gerek, bu oyunu izlerken uyuyor, uyutuluyor. Uyanma gayretinde bile olmayan Türk insanın içinden bu oyunlara kanmamış ayakta uyutulamamış kendinden emin, kararlı bir ses çıktı çok az insanın dönüp baktığı o güçlü ses Prof.Dr. Haydar Baş’a ait. O Türk milletine sesleniyor :”Seni yatırdıkları gaflet uykusundan uyan! Vatan’ın elden gidiyor. Türkiye hazin sona yaklaşıyor. Geçmişini hatırla atalarının bağımsızlığına düşkünlüğünü hatırla! Hatırla ve ayağa kalk! Tekrar bağımsızlığını kazanabilmek için mücadele et.”Ama maalesef Türkiye bu sesi duymuyor. Türkiye gaflet uykusundan uyanmamakta ısrarcı. Prof.Dr. Haydar Baş, önüne konulan bütün engellere rağmen, yılmıyor. Bağımsızlık davasını zaferle sonuçlandırmak için çalışıyor.

Tüm dünyada yazdığı olduğu Milli Ekonomi Modeli için kongreler düzenleniyor bu kongrelere Dünyanın dört bir yanından okyanus ötesinden, Avrupa’dan, Türkî Cumhuriyetlerden ilim adamları geliyor Milli Ekonomi Modeli hakkındaki görüşlerini konuşuyor, tartışıyor ve ortak bir paydada buluşuyorlar. Ve diyorlar ki: ”Kapitalizm bitti ve yerini tüketime dayalı ekonomi sistemi aldı. Bu tez sadece Türkiye’yi değil tüm Dünya’yı kurtaracak bir modeldir. Ama insanımız hala bunları göremiyor. Türk milleti hala o tatlı (!) uykusunda. Hala uyuyor, uyutuluyor.

Davasından vazgeçmeyen Prof.Dr. Haydar Baş :”Ben vatanımı kurtarmaya mecburum ve de memurum. Türkiye bir gemi. Gemi batarken hepimiz batacağız. Hepimiz bu ülkenin evladıyız ve hepimiz bu vatana sahip çıkmak zorundayız.”diyor. Prof.Dr. Haydar Baş elbette ki bu davada yalnız değil. Onun yanında olan ve yanında olmaya devam edecek olan ekip arkadaşları var. Haydar Baş’ın ekip arkadaşları vatanına milletine bayrağına aşıktır. Onlar Ataları gibi bağımsızlığına düşkündür. Onlar vatanını canları pahasına koruyup sahip çıkar. Çünkü onlar çok iyi bilir ki vatanlarına sahip çıkmazlarsa birileri hak etmediği topraklara sahip çıkacak.

İşte Prof.Dr. Haydar Baş sadece projeleriyle değil böyle kaliteli bir ekiple geliyor. Onlar Türk milletini hak ettiği gibi yönetmeye talip. Haydar Baş ve ekip arkadaşları diğer siyasetçiler gibi kendi ceplerini doldurmaya değil, halkın cebini doldurmaya geliyor.

Türk milleti uyan artık! Sen değil miydin işsizlikten, parasızlıktan, açlıktan yakınan? Sen değil miydin insan gibi yaşamak isteyen? İnsana hakiki anlamda değer veren bir lider çıktı. Prof.Dr. Haydar Baş insan kaynaklı ekonomi modelini sizlere sundu. Artık Haydar Baş ve ekip arkadaşlarını destekleyerek kendine bir şans vermenin zamanı gelmedi mi?

Elif AYDIN - Kocaeli Üniversitesi
Tunalım...

posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Jan-28, 05:56

Darbe düşmanlığı mı ordu düşmanlığı mı?

 

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ son konuşmasında Balyoz Planı adı altında ortaya atılan ve gerçekten “hakaret ve iftira “ boyutlarını da aşan” haberler karşısında sert bir açıklama yaptı.

‘’Vicdansızlara sesleniyorum’’ diye söze başlayan Org. Başbuğ, sesini yükseltti ve masaya vurarak “Allah Allah diye taarruz eden bir ordu nasıl olur da Allah’ın evi olan camiyi bombalar. Bu ordunun Mehmetçiği Allah Allah diye hücum ediyor. TSK’nın da sabrının bir sınırı var. Siz orduyu nasıl böyle itham edersiniz? Hiç mi vicdanınız yok” diye konuştu.

Başbuğ sonunda anladı galiba; “Evet paşam bunların vicdanı yok. Hem de hiç yok. Eğer bunu yeni anlamışsanız bu da ayrı bir mesele.”

Ordunun onurunun korunması ise başkalarının vicdani durumuna bırakılarak hiç yapılmaz.
Size vicdansızca saldırılıyorsa ve bunun bir saldırı olduğuna kani iseniz tedbirinizi aynı serlikte almak durumundasınız.

Bunlara karşı hiç öyle “Allah, Allah diyerek taarruz eden bir orduyuz”  demeye de gerek yok. Çünkü o cenahın çoğu “Vatikan! Vatikan, Papa! Papa!” diyerek saldırıya geçen bir fikir kaynağından beslendiler. Onların üstatları yazdıkları kitaplarda, risalelerde  “misyonerlerle, Hıristiyanlarla ittifak edin!” diye öğütlediği için sizin dilinizden anlamazlar. Onlar sizin “Allah!Allah!” diyerek saldırdığınız kesimlerle ittifak halindeler.

Bir de dost uyarısı: “Allah; Allah” lafzı sadece ordunun taarruzu esnasında kullanılacak bir kelam değildir. Allah lafzı kişinin; başbakan olsun, general olsun, çöpçü olsun hayatının her saniyesinde, her anında, her durum ve şart altında kullanılması gereken bir ifadedir. Yani “Allah” kulun her zerresini kuşattığı gibi askerin de her zerresini kuşatmalıdır. Sadece taarruz anının değil!

Gelelim diğer konulara:
1. Orduyu cuntacılıkla suçlayan medyanın bir özelliği dikkat çekiyor: Bu kesim ordunun sadece darbeci yönünü gündeme getirip orduyu demokrasiye ve hukuka saygılı, demokratik rejime ve siyasi iradeye bağlı bir hale getirmenin mücadelesini vermiyor. TSK içindeki en küçük hataları, eğitim anında meydana gelen kazaları, bir subayın aile hayatındaki yanlışları v.s anında manşete taşıyorlar ve “vurun kahpeye!” mantığıyla saldırıyorlar.

Konu demokrasiye ve hukuka  çağrı olsaydı sadece ordu içindeki antidemokratik yapılanmalara dikkat çekilir ve ordunun bütününü sahiplenilen bir taktik uygulanırdı.

Bir milyonu aşkın asker, subay ve personeli olan TSK içinde son bir yıldır adı şu veya  bu şekilde  basına “darbeci” olarak yansıyanların sayısı yüzü geçmiyor. Yani “saldırgan tarafın” gözlüğüyle bakılırsa ordunun yüzde 99.9’unun şu veya bu planla alakası yok.

O halde neden “bu ordu bu milletin ordusudur, bizim ordumuzdur, ancak şu şu olaylar orduyu yıpratıyor, biz bunun derdindeyiz” üslubu değil de “vurun vurabildiğiniz kadar!” ahlaksızlığıyla bütün ordu cuntacı ilan ediliyor. Haydar Baş’ın deyimiyle “bu, şerefsizlik değil mi?”

2. Kendi askerine “aman konuşma, ses çıkarma, konuştukça siyasete müdahale ediyorsun” diyerek askerin en stratejik konularda daha doğrusu kendisini ilgilendiren konularda dahi konuşmasını istemeyen bu “şerefsizlere” bir hatırlatma:

Daha iki gün önce Afganistan’daki NATO ve Amerikalı askerlerin komutanı General Stanley McChrystal, The Financial Times gazetesine yaptığı açılmada “Asker olarak yeterince savaştığımızı düşünüyorum. Bütün savaşlarda olduğu gibi burada da siyasi çözüm şart” dedi. Yani bir Amerikan generali, Amerikan siyasetine açıkça müdahale etti! Açıkça Obama’ya “bırakalım bu Afganistan’ı” dedi.

Bu haberi veren “TSK karşıtı “basın” hiçbir eleştiride bulunmadı. Yani “bu şakirt basına” göre Amerikan subayları konuşmakta özgür Türk subayları konuşursa cuntacı!
( Amerika’nın desteklediği Türk gazetecilerin dosyasını bir sonraki yazımızda açalım)

3. Aslında ortada askere yapılan bir saldırı var görünüyorsa da bu saldırıların “hedef aldığı” bir başka yer daha var: Bir kısım basına bir yerlerden sürekli servis yapılıyor. Ordu ile ilgili mektuplar, mailler, dvd’ler, dosyalar neredeyse bir hafta arayla “bir yerlerden” gönderiliyor. Bu bir yerler “her ne yerlerse!” her gün biraz daha dozu artırıyorlar. Her gün askerle ilgili olumsuz haber yapma misyonunu güzelce icra ediyorlar.

Bu aslında sadece orduya değil “AKP’ye de bir saldırıdır!”

Yapılan kamuoyu araştırmaları, ordu karşıtı haberler ve cunta senaryoları sonrasında  “hem ordunun kamuoyundaki güvenilirliğinin azaldığını, hem de AKP’nin ciddi oy kaybına uğradığını” ortaya koyuyor.
Ordu karşıtlığına soyunan medya ve onları kucaklayan bazı AKP’li siyasetçiler kendi siyasi sonlarını da getiriyor.

Kürt açılımı denilen hikaye de aslında “bu karşıtlığın” bir numunesi” olarak “asker beceremedi biz yaparız” diyerek ortaya atılan bir olaydır.
Ve bu proje bir Amerikan projesidir.
Ve bu proje Türkiye’de bir cemaat tarafından hararetle desteklenen bir projedir.

Cemaat mi siyaseti kullanıyor, siyaset mi cemaati kullanıyor bilemem ama bu işin sonu hiç de iyi değil.
4. İlker Başbuğ, diyor ki; “TSK’ya yürütülen karşı faaliyetlerde bize düşen görevler olduğu gibi devletimize de düşen görevler var.

Bir defa daha ifade ediyorum. Bu konulara ilişkin görüş düşünce ve tekliflerimiz Sayın Cumhurbaşkanımıza da arz ediyorum, Sayın Başbakanımız da arz ettim.
Bu görüş düşünce ve tekliflerimizin sonuçlandırılmasını da takip edeceğim.”

Ordu karşıtı faaliyetler dur denilmesi noktasında Genelkurmay Başkanı, Başbakana ve Cumhurbaşkanına hangi düşünce ve teklifleri arz etti? Bu teklif ve düşünceler neden yürürlüğe konulmadı? Daha net söyleyelim  “hangi siyasi şahinler başbakanı genelkurmayın önerilerini dikkate almama yönünde yönlendirdi.” Bu şahinler acaba yukarıda anlattığım kumpasın neresinde? 4. Başbuğ,’un  “sabrımızın bir sınırı var” cümlesinden ne anlamalıyız?

Başka bir demokratik ülkede o ülkenin ordusuna karşı böyle hakaretler yapılsaydı o gazeteler çoktan yayın hayatından el çektirilirdi.

Askeri darbe ile değil hukukun darbesiyle.

M.Bayraktar-TUNALIM...

posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Jan-24, 03:31

TÜRKİYE BU KONGREYE KİLİTLENDİ

 

TÜRKIYE BU KONGREYE KILITLENDI

24 Ocak tarihi bir gün. Dünyanin en gelismis ülkelerinin dahi küresel krizin pençesinden kurtulamadigi bir dönemde, Bursa’da organize edilen 7. Uluslararasi M.E.M Kongresi’nde krizin tek ve gerçek çözümü ortaya konulacak.


24 Ocak 2010

Merkezi Istanbul’da olan, Almanya’da ve Moskova’da birer subesi bulunan Uluslararasi Bagimsiz Ekonomi Modeli Birligi (UBEMB) tarafindan organize edilen 7. Uluslararasi Milli Ekonomi Modeli Kongresi, bugün “Küresel Ekonomik Krizde Son Durum ve Milli Ekonomi Modeli’nden Çözümler” basligi altinda Bursa’da gerçeklestirilecek. Bursa’da BUTTIM Uluslararasi Kültür Merkezi’nde tertip edilen kongrede Türkiye’nin yani sira çok sayida ülkeden seçkin akademisyenler teblig sunacak.

Saat 09:00’da baslayacak
Tarihi kongre, Organizasyon Komitesi Üyesi Ali Garçoglu’nun selamla konusmasiyla baslayacak. Ardindan Organizayon Komitesi Üyesi ve Enerji Uzmani Fuat Sengül’ün açilis konusmasi ve UBEMB genel sekreteri Dr. Harun Kayaci’nin UBEMB’in faaliyetleri konusunda  konusmasi yer aliyor. Saat 10:00 itibariyla kongreye katilan bazi bilim adamlarinin selamlama konusmalari var.
Saat 10:20’de ilk oturum baslayacak. Toplam üç oturumun yapilacagi ve herbir oturumda birbirinden degerli bilimadamlarinin teblig sunacagi kongre Milli Ekonomi Modeli tezinin sahibi Prof. Dr. Haydar Bas’in final konusmasinin ardindan saat 18:30’da sona erecek. Tarihi kongre basindan sonuna kadar Meltem TV ekranlarinda canli olarak takip edilebilecek.

MEM küresel krize tek çözüm
Kongrede 2007 Aralik ayinda ABD’de ortaya çikan küresel ekonomik krizin dünya ekonomisini nasil etkiledigi ve Milli Ekonomi Modeli’nin krize çözümü konusunda 100’ü askin bilim adami sunum yapacak. Kongrede basta Rusya ve Almanya’dan olmak üzere birçok ülkenin bilim adami konusmaci olarak yer alacak. Bu konusmacilarin arasinda Rusya Bilimler Akademisi’nden Uluslararasi Bagimsiz Ekonomi Modeli Birligi Baskan Yardimciligini da yapan Prof. Dr. Vladimir Lisichkin bulunuyor. Yine Rusya’dan katilan ve bu ülkenin önde gelen diger iktisatçi akademisyenleri ise sunlar: iktisat alaninda dünyanin sayili isimlerinden biri olan Prof. Dr. Victor Volkonsky, Rusya Basbakani Vladimir Putin’in iktisat ekibinde yer alan Prof. Dr. Victor Minin ile Prof. Dr. Valeri Lebedev, dünyanin sayili matematikçilerinden Prof. Dr. Yuri Gavrilets ve Dr. Eric Saydullin.  Kongrede Almanya’dan da önde gelen iktisatçilar yer alacak. Daha önce düzenlenen Milli Ekonomi Modeli kongrelerinde de ‘dikkat çekici’ degerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Irina Hundt, Prof. Dr. Ahad Rahmanzade, tarim alaninda dünya çapinda bir uzman olan Prof. Dr. Ernst Zurek ve Prof. Dr. F. R. Grabau, Bursa’ya gelerek teblig sunacak.

 

Kongreye birçok ülkeden katilim var
7. Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nde Estonya’dan Azerbaycan’a, Bosna–Hersek’ten Kazakistan’a kadar önemli bilim adamlari yer alacak. Kazakistan’in en taninmis iktisatçisi olan Prof. Dr. Sabden Orazali, bu isimlerin basinda geliyor. Tataristan’dan gelecek olan Gülnar Baltanova da kongrede yer alacak önemli isimlerden biri olarak dikkat çekiyor. Kongreye Avrasya cografyasindan katilacak diger konusmacilardan bazilari ise sunlar: Prof. Dr. Rovsen Guliyev (Azerbaycan), Prof. Dr. Sekib Sokoloviç (Bosna – Hersek), Prof. Dr. Jyri Kadak (Estonya), Prof. Dr. Vugar Seidov (Macaristan). Kongrede Türkiye’den de önemli isimler birer konusma yapacak. Bu isimler arasinda öne çikanlar sunlar: Prof. Dr. Mehmet Palamut (Uludag Üniversitesi Ögretim Üyesi), Prof. Dr. Ömer Egercioglu (Gaziantep Üniversitesi Ögretim Üyesi), Prof. Dr. Ata Selçuk (Firat Üniversitesi eski Ögretim Üyesi), Prof. Dr. Ibrahim Arslanoglu (Gazi Üniversitesi Ögretim Üyesi), Prof. Dr. Cahit Babuna (Istanbul Üniversitesi eski Ögretim Üyesi), Selim Kotil (Iktisatçi), Prof. Dr. Hidayet Sari (Istanbul Üniversitesi Ögretim Üyesi), Prof. Dr. Ömer Saraçoglu (Istanbul Üniversitesi Ögretim Üyesi).

Dünyanin gözü bu konusmada
Kongrenin kapanis konusmasini ise Milli Ekonomi Modeli (MEM) ile Sosyal Devlet–Milli Devlet tezlerinin mimari Prof. Dr. Haydar Bas yapacak. Ortaya koydugu eserlerle ve gerek iktisat gerekse diger sahalarda yaptigi dogru öngörülerle göz kamastiran Prof. Dr. Bas’in konusmasi merakla bekleniyor. Kongre programina göre Prof. Dr. Bas, saat 17.00’da konusmasina baslayacak.

Bugüne kadar 6 MEM kongresi yapildi
Prof. Dr. Haydar Bas’in iktisat tarihinde çigir açan eseri Milli Ekonomi Modeli (MEM), bugüne kadar uluslar arasi katilimla 6 kongrede ele alindi. Ilk kongre 25–26 Kasim 2005’te Istanbul’da düzenlendi. Lütfi Kirdar Kongre Sarayi ile Cevahir Kongre Merkezi’nde düzenlenen ve 2 gün boyunca süren kongreye 40’i askin ülkeden 150’den fazla konusmaci katildi. Ikinci kongre 26–27 Mart 2006’da Azerbaycan’in baskenti Bakü’de düzenlendi. Kongrede 170’den fazla uzman konusma yapti. 29–30 Mart 2007’de Almanya’nin üniversite kenti Heidelberg’te düzenlenen Kongre ise kelimenin tam anlamiyla görkemli geçti. Kongrede Avrupa’nin neredeyse tüm ülkelerinden katilimcilar 2 gün boyunca Prof. Dr. Bas’in tezinin ekonomik kurtulus için ‘tek çare’ oldugunda birlestiler. Milli  Ekonomi Modeli (MEM) ile Sosyal Devlet – Milli Devlet tezlerine iliskin 4., 5. ve 6. kongreler Bursa’da tertip edildi. Özellikle küresel kriz döneminde düzenlenen 5. ve 6. kongrelerde, krizden kurtulmak ve etkilenmemek için uygulamaya konulmasi gerekenlere iliskin çarpici sunumlar yapildi ve ülkelere makroekonomik reçete olarak Milli Ekonomi Modeli tavsiye edildi.

posted by gencturk in: | (1) Comments | email this post
2010-Jan-24, 03:58

NUH’UN GEMİSİNE DAVET


24 Ocak 2010 Pazar günü, Uluslararası Bağımsız Ekonomi Modeli Birliğinin Organize edeceği, dünyanın bir çok ülkesinden onlarca bilim adamın ve birçok yerli bilim adamının katılacağı 7. Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi gerçekleştirilecektir.
Kongre; Bursa, BUTTİM Uluslararası Kongre Merkezinde yapılacaktır.

Kongre, 24.01.2010 Pazar saat 09:00 dan itibaren başta Meltem TV olmak üzere birçok kanaldan canlı olarak yayınlanacaktır. Sosyal ve ekonomik net çözümlerin sunulacağı bu kongrenin, bir şekilde izlenmesi ve anlamaya çalışılması insanlık adına çok önemlidir.

3 oturum halinde gerçekleşecek kongre, sabah 09.00’da başlayacak, 18.30’da sona ermesi beklenmektedir. Kongre programına göre Prof. Dr. Haydar Baş, saat 17.00’da konuşmasına başlayacak. Tarihi tespitlerine ve çözümlerine yenilerini ekleyecektir.

Bu kongre, gerek ekonomik ve gerekse de sosyal problemler içerisinde bunalan ve çözümsüzlük girdabına giren, özelde milletimiz, genelde dünya insanlığı için bir umuttur. Sorunların tufan halini aldığı zamanımızda bu kongrede sunulmaya çalışılacak olan “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerinin, tufandan kurtuluş ümidi şeklinde algılanması gerekmektedir. Öyleyse bu projeye sahip çıkan milletler Nuh’un gemisine binmiş gibi kurtuluş limanına yol alacaktır.
Aksi taktirde dünya su alıyor ve insanlar tufana doğru sürüklenmektedir!

Nuh’un gemisi hükmündeki bu proje ve projenin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’ın fikirleri etrafında oluşan fikir akımları sayesinde bir çok ülke, modelden istifade edebildikleri oranda çözümlere kavuşmakta, modelin tamamını uygulamaya koydukları taktirde de kurtuluşa ereceklerdir.

Dünyada bugüne kadar uygulanan beşeri sistemler, insanlığın dertlerine köklü çözümler sunmaktan uzak olmuş; milli, dini, sosyal, kültürel, ekonomik hiçbir problemine çare olamamıştır. Sayın Prof. Dr. Haydar Baş; “Yaşanan sosyal sorunları derinlemesine araştırdım, sokaktaki aç ve işsiz vatandaştan başlayarak toplumun hiçbir ferdini dışarıda koymayacak şekilde onların karnını doyuracak, sırtını giydirecek, insanlık onuruna yakışır bir hayat seviyesinde  hayatını sürdürecek bir model icat ettim. Gelin bana destek olun, sadece milletimizi değil, insanlığı düştüğü bu sefaletten kurtaralım” diyor.

Sayın Baş, bu kongre vesilesiyle çağrısını yine tekrarlayacak, yerli ve yabancı ilim adamları da Milli Ekonomi Modeli ekseninde insanlığın sorunlarına çözümler üreten tebliğler sunacaklardır…

Ey Millet dünya su alıyor, seviye gittikçe yükseliyor, tufan yaklaşıyor…Nuh’un gemisine gelin ki boğulmayasınız! Nuh’un gemisine binmeyenin tufandan kurtulma şansı yoktur!

U.Kepekçi-TUNALIM...
posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Jan-20, 05:08

‘One Minute’ tiyatrosu oynuyorlar

 

 
 


Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “İsrail’in Savunma Bakanı’nın ne işi var Türkiye’de? Sen 2 gün evvel kavga etmedin mi?” diye sorduktan sonra “Milletin karşısına geçip ‘One Minute’ tiyatrosu oynuyorlar” dedi.

 



Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Meltem TV’de katıldığı Ekoanaliz programında, Türkiye’nin ekonomi politikalarında IMF’nin, iç politikada AB müktesebatının, dış politikada ABD’nin yörüngesine oturduğuna ve böylece kendini bağımlı hale getirdiğine dikkatleri çekerek, “Bu bağımlılık o kadar ileri derecedeki, Türkiye’nin bir çok konuda ‘hayır’ diyecek gücü bulunmuyor” dedi. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde menfaati olmadığını hatırlatan Prof. Dr. Baş, AB ile ilişkileri de, “Hükümet, AB’nin bütün şartlarını kabul ettiğini belirterek, ‘illa da bu birlikte olacağız’ demektedir” ifadesiyle değerlendirdi.

Türkiye havada kata çiziyor
Haydar Baş, şunları söyledi: “Türkiye’nin ileri mi yoksa geri mi gittiğini dış politikada ABD ve AB ile olan ilişkilere bakıp değerlendirmek gerekmektedir. Ekonomide IMF’nin etkisini de dikkate aldığımızda Türk milletinin lehine kazanılmış bir şey göremiyorum. Türkiye havada ‘kata’ çizmektedir. Şu anda Türkiye’nin pozisyonu budur. Bir başka ifadeyle Türkiye karanlıkta gölgesiyle kavga etmektedir. Böyle bir politika bu millete yakışmaz. 5 yıllık bir tarihi olan, bin yılı aşkın bir süredir İslam üzere yaşayan köklü bir medeniyetin sahibi bir milletin bence geldiği nokta bu olmamalıydı.”

Kıbrıs meselesinde geriye gittik
Kıbrıs’ta bir Türk devleti olduğuna işaret eden Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı, “Eğer Türkiye KKTC’nin tanınması üzerine bir dış politika benimsemiş olsaydı, belki de onlarca devlet KKTC’yi tanıyacaktı” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: “Maalesef kurulduğu günden bu yana böyle bir devletin varlığından dünya haberdar edilmedi. Bir zamanlar bazı Asya ülkeleriye Türk dünyası ‘gelin sizi kabul edelim’ demelerine rağmen, Türk siyaseti buna müsaade etmedi. Bunun nedenini anlamış değilim. Aslında dışa bağımlı politika izlerseniz, anlarsınız. Yabancı güçler, ‘benim dediğimi yapacaksın’ diyor. Eğer senin dediğini yapmış olsaydım, 1974’teki Barış Harekatı olmazdı. 5 bin tane şehit vermezdik, Kıbrıs coğrafyasının sınırlarını belirlemezdik. Bundan dolayı kalkıp da ‘beni kabul et’ tartışmasını açmak manasızdır. Kurulmuş bir devletin inkırazı ve anlaşma masalarında terki sözkonusuysa biz çok geriye gittik. Ege meselesinde de AB’ye girebilmek için Yunanistan lehine politika üretmek zorundayız. Türkiye’nin dış dünyayla bağlantısı geçmişte güçlü bir devlet imajı verirken, şimdi herkes sırtımızı sıvazlıyor, ‘biz bu ülkeden ne alırız’, onun hesabını yapıyor. Demokratik açılımlar altında bize teklifler sunuldu. Biz de ‘ne güzel’ diye, Türk milletini bölünme eşiğine getirdik.”

Ekonominin altyapısı elimizden çıktı
Türkiye’nin yeraltı kaynaklarının yabancıların eline geçtiğini ifade eden Prof. Dr. Baş, tarım ve ormancılığın durumunun da ortada olduğunu belirtti. Tarımdan bir Allah’ın kulunun memnun olmadığına dikkatleri çeken Prof. Dr. Baş, şöyle konuştu: “Çiftçilerimizin neredeyse yüzde 80’i mesleğinden vazgeçer duruma geldi. Bir tarım politikası ki, Batı dünyası sana yap dediği kadar yapacaksın, yapma dediğini yapmayacaksın. Bu nasıl politika, nasıl bağımsızlık? Hayvancılığın durumu ortada. Vatandaşlar, artan fiyatlar yüzünden ayda bir kilo eti evine alamıyor. Böyle bir manzara karşısında hayvancılık politikasının ileri gittiğini söylemenin ifrat olduğu kanaatindeyim. Bu memlekette vatandaş domuz etini tanımazken, kasapta satışı hukuki zemine oturtuldu. İnsan hakları adı altında bu milletin inancına ters düşüldü, zina serbest bırakıldı. Türkiye’de millet kurumunu koruyan bir irade var. Bunun yanlışı, noksan, vebali, günahı vardır. Ayrı konu... Türkiye’nin zırhı vazifesini gören bu kurumun varlığı tartışma konusu olmuştur.  Türk Silahlı Kuvvetleri’nin lağvedilmesini söyleyenler var. Yine bu iktidarın döneminde Mehmetçiğin başına çuval geçirildi. Türkiye’de kurumlararası kavga çok öne çıktı. Siyaset adalet dünyasıyla kavga içinde. Terör 8 yıl evvel ‘sıfır’ noktadayken, şimdi doruk noktaya çıktı. Doruk noktaya çıktıktan sonra dağdaki teröriste imkanlar tanıma adı altında biz Kürtlere hak veriyoruz iddiasında bulunuldu. Yani adam öldürmek fazilet sayılmaya başlandı. Türkiye kendi parasını basamıyor. Yeraltı kaynaklarımız, PETKİM, POAŞ, TÜPRAŞ, ERDEMİR gibi Kamu İktisadi Teşebbüslerimiz devletin elinden çıktı. Şimdi otoyollar ile boğaz köprüleri devreye giriyor. Bütün bunlar devletin elinden çıkıyor. Burada satışlar Türk milletine değil genelde yabancıya satıldı.”

Barak niye geldi?
ABD’den, Avrupa’dan hatta İslam dünyasına kan kusturan İsrail’den Türkiye’nin kaymağını yemeye gelen şirketlerin bulunduğuna işaret ederek, İsrail Savunma Bakanı Barak’ın Ankara ziyaretine ilişkin şunları söyledi: “İsrail’in Savunma Bakanı’nın ne işi var Türkiye’de? Sen 2 gün evvel İsrail’le kavga etmedin mi? Neyin hesabı için geldi buraya? 40 gün evvel niye ABD’ye gittin? Hangi konuyu konuştun? Şimdi onu gizlemek için oyun tezgahladınız. Ondan sonra milletin karşısına geçip ‘One Minute’ tiyatrosu oynuyorlar. Herkese yutturursun ancak bir tek adama, Haydar Hoca’ya yutturamazsın.”


TUNALIM...
posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post
2010-Jan-18, 01:13

TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE İÇİN BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ

 

www.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.netwww.htmlkodlar.net bi786.gif       
Atatürk
Atatürk diyorki; "Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.""İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkincisini 'ben' kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur! "
 TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE İÇİN BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, her bakımdan tıkanmış olan Türkiye’de “alternatif yok” yaygarasının çözümün gerçek adresini örtmek için bir saptırmaca olduğunu belirterek,
“Gelin el ele verelim, bakınız Türkiye nasıl kurtuluyor!” dedi.

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş,
tüm dünyanın krizle çalkalandığı bir dönemde gündeme getirdiği Milli Ekonomi Modeli’ne,
“Ekonominin ve Sosyal Devlet’in kitabını yazdım ve dedim ki; ey dünya, ilim dünyası alın,
bunu okuyun, yanlışım varsa yüzüme çarpın…
Veya ne gerekiyorsa onu yapın.

Ama yanlış yoksa, bunu delikanlı gibi de söyleyin.
Dünya, eser ve projelerimi didik didik etti, irdeledi ve sonunda kararını verdi; bu model, değil Türkiye’yi, dünyayı kurtarır.

Bilim adamları, Milli Ekonomi Modeli’ni baştacı yaptı. İşte çözüm bu...
Ne yapalım Türkiye’nin batmaktan ve çöküşten başka alternatifi yok diyenlere tekrar hatırlatıyorum; Türkiye’nin alternatifi var, o da BTP’dir.
Dünyayı da ayağa kaldıracak modelimiz var; o da Milli Ekonomi Modeli’dir. Dünya bunu konuşuyor, bilim adamları bunu söylüyor” sözleriyle dikkat çekti.

Dünya tıkandı, mevcut sistemler çöktü diyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Hem Türk ekonomisini düze çıkartacak, hem de dünya ekonomisine yön verecek tek çözüm milli ekonomi modelidir” dedi.

Kapitalizm arapsaçı

Prof. Dr. Baş dünyanın dört bir yanından uluslararası Milli Ekonomi Modeli kongrelerine katılan bilim adamlarının tezle ilgili değerlendirmelerini hatırlattı.
BTP Genel Başkanı şunları söyledi:

“Ne dediler biliyor musunuz? Rus bilim adamı Lisichkin diyor ki, ‘biz böyle bir sistemin bizden çıkacağını bekliyorduk. Böyle bir tezin bize ait olacağını bekliyorduk.
Maalesef bu sizlerden çıktı.

Biz buna da razıyız’. Başka ne diyorlar? ‘Bu eser bir dâhinin eseridir…’
Avrupalısı bunu söylüyor. Amerikan profesörü bunu diyor.”

Ekonomik çıkmaza giren dünyada mevcut kapitalist ve komünist sistemin artık çöktüğünü belirten BTP Genel Başkanı şunları söyledi:

“Dünyayı kıvrandıran bu liberal–kapitalist ekonomi anlayışı…
Bunların hepsi hikâye… Bunlar sistem değil ki; arapsaçı. Kimsenin bir şey anladığı yok.
Oturdum, ben bunu tek tek neresi doğru, neresi yanlış tespit ettim.

Ben böyle bir tez yazdım.
Yahu iki tane harfi yanyana getiremeyen adamları siz bu ülkede başbakan yaptınız.
Dünyaya diz çöktüren adama sırtınızı döndünüz; sanki ondan intikam aldınız.

O zaman da olan milletimize oldu, devletimize oldu. Yazıklar olsun deme hakkına sahip değil miyim?”

Alternatif BTP
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş,

Türkiye’de alternatif yok şeklinde dile getirilen görüşlere de tepki gösterdi.

Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Türkiye’nin önü tıkalıymış, alternatifi yokmuş, bilmem ne?! Safsataya bak… Çözümün gerçek adresini örtmek için uydurulmuş safsata.
Bunları uyduranları ben talebe yapmam.
Vallahi talebe yapmam. Kimdir onlar?

Bir yandan ülkeni, insanını, devletini, askerini ve milletini Amerika’ya, Avrupa’ya peşkeş çekeceksin, beslediğin medya senin namına boyuna propagandanı yapacak, sen de adamım diye, delikanlıyım diye gezeceksin…
Buna kargalar bile güler.”

Milletin ve devletin sıkıntılarına son vermenin yine milletin elinde ve azminde olduğunun altını çizen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Türkiye, kabul etsek de etmesek de, bir noktaya geldi.
Açılım istiyor. Bu açılım, Bağımsız Türkiye Partisi’nin dışındaki bir hareketle mümkün değil…
Türkiye’nin tek alternatifi var; o da BTP’dir, Milli Ekonomi Modeli’dir, Sosyal Devlet projelerimizdir.

Gelin elele verelim. Milletin ve devletin bu sıkıntısına son verelim bu sizin elinizde, milletimizin elinde ve azminde. Gelin elele verelim, devlet ve milletimizin nasıl şahlandığını hep beraber görelim. Gelin el ele verelim, bakınız Türkiye nasıl kurtuluyor” dedi.
Tunalım;

''Vatanım Türkiye, Ben İse Türk’üm. İslâmiyet ruhum, Türklük bedenim, Altay’da belendi beşiğim benim. Vatanı canından aziz bilenim, Rabbim ...tarafından övülmüş ırkım. Beylerin beyiyim, hanlardan hanım, Asırlarca sürdü hükm ü devranım. Anadolu benim en son ...mekânım, Yolum Hakka gider, ulvîdir yüküm..''

 (http://www.btp.org.tr/ )

TUNALIM grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
http://www.twellow.com/u/gencturksan

 


                YURTTAN ve DÜNYADAN HABERLER(Politik haberler)
http://www.yenimesaj.com.tr/ekle.php?kategori=politika&sure=3" YAZARLAR:"http://www.yenimesaj.com.tr/ekle.php?kategori=yazarlar&sure=3 

posted by gencturk in: | (0) Comments | email this post


Makale yazıları, Resim yükle, Clone Tube youtube siteniz, Url Kısalt